Just another WordPress.com site

 Birinci Kitaptan Seçme Tümceler

   

  • Allah,Zâtında , Hüsn-ü mutlak , Hayr-ı mahz , Bahr-ı âma diye anılır.
  • Şey, zâtın ism-i zâhir’le zuhûrudur.Şeyin zuhûru, kelâmla olmuştur, kelâm ise sıfâttır.
  • “Âdem oğullarına mükerremiyet verdik” (17/70)
  • “İnsânı en güzel sûret te yarattık.” (95/4)
  • “Her şeyi ona müsahhar kıldık.”(45/13)
  • “Allah olmasaydı, insân bulunmazdı,
    İnsân olmasaydı, Allah bilinmezdi.”
  • Kâinat, sıfâttan yâni elbiseden ibarettir.
  • Kâinatta dağınık olarak bulunan akıl , zât’ı olarak lâtif olan insânda toplanmış ve insân bu akılla, hem kâinatı, hem kendini, hem de Allah’ı bilmiştir.
  • Allah’la dost olanın korkusu kalmaz: “Allahın velî ‘leri için asla korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” (10/62)
  • Allah dendiği zaman, hiçbir esmâ anılmaz, çünkü,O, ” mecmû-ûl esmâ “, yâni tüm isimlerin toplandığı mertebedir. “Hû” dendiğinde ise Allah lâfzı da kaybolur . Allah “ân ” dadır ve zamandan münezzehtir.
  • Allah, “benim” deme hakkına haiz yegâne varlıktır.
  • Âfak ve enfüs , “fûrkan” ve “kûr’ân ” gibidir. Fûrkan, fark âleminde görülen, kûr’ân ise iç âlemde okunan demektir.
  • Allah , tenzih te, kâinat ise teşbih tedir.
  • Hûve , tasavvufta karşıtı bulunmayan yegâne mertebedir. Diğer tüm mertebelerin karşıtı vardır. Örneğin, “Ahad” ın karşıtı ” Vahid ” , ” Allah ” ın karşıtı ” kul ” ,” Rabb ” ın karşıtı ” merbûb , ” Hakk ” ın karşıtı ” halk ” vb.
  • Hûve, bisûkûn mertebesidir.
  • Ahadiyet-ül ayn ” veya ” taayyünü evvel ” in ” uruç ” taki karşılığı ” mâkam-ı mahmûd ” dur. Zât iken Ahâd olan Allahın, bir mertebe inmekle, Ahad ve Vahid diye kendi içinde kendine yansımasıyla, kendine kendinden bir ayna yarattığı mertebedir.
  • Mastar ile ‘ mastar-ı mîmi ‘nin vahdeti Allah, yahut ‘ mastar-ı gayri mîmi ‘dir. ( kâinat ile insânın birleşmesi Allahtır .)
  • 1)Allah’ın birliği, aynen bir incire benzetilebilir ! İncir de birdir, ama, içinde binlerce incir ağacı meydana getirebilecek çekirdek bulunan ” Bir ” dir. O çekirdeklerin her biri, ileride birer incir ağacı meydana getirecek ve o bir’in kesretini oluşturacaktır. İşte kûr’ân’da geçen “incir” (95/1) budur. Bu incirin yeri ise Ulûhîyet piramidinin zirve noktasıdır.
  • Allah denilen varlık, bir ” sâhip ” tir. Sâhip ise sohbet edilen dost , yâni insân-ı kâmil ‘dir. Bu insân, görünmeyenin tam aynası olan Ahmed’tir.
  • Rabb , Allahın her zerrede mürebbilik sıfâtıyla meydana çıktığı mertebedir.
  • Hakk , bir iken, tüm hayâllerde “kuvva ” (kuvvetler) halinde, esmâ tahtında (değişik isimlerde) göründüğü ve hepsini kendinde topladığı, “insân-ı kâmil” ( Âdem-i mâna ) mertebesidir. Bu mertebe, kökleri yukarıda, dalları aşağıda olan ve ” tûba-ağacı ” diye adlandırılan mertebedir.
  • Allah’ın dış âleme akseden nûr ‘una Rahmâniye t, gayb âlemindeki Mûhammed’in nûruna ise Rahîmiyet denir.
  • Âlem kelimesi, alâmetten gelir.
  • Bir insân için en yüksek mertebe acziye t’tir.
  • İsm-i âzâm Allah’tır : Elif harfi kaldırılırsa geriye, ” Lillâh ” kalır, bunun bir ” lâm ” ı alınırsa, geriye ” Lehû ” kalır. İkinci ” lâm ” kaldırılırsa, geriye, ” Âh ” kalır. İkinci ” elif ” te kaldırılırsa, geriye ” ” kalır.
  • Tenzih ” , nezâhet, temizlik, pâklık, sâflık demektir.
  • O’nu dünyadayken görmek lâzımdır. Nerede görülecektir ? Tabii ki en mükemmel yaratık olan insânda. Hangi insânda ? Allah’ın adını verdiği ‘İnsân-ı kâmil’de.
  • Allah’ı sadece ” tenzîh ” te kabul eden din ” Mûsevîlik ” tir. Onun için Mûsevîlikte ” şeriât ” ten başka bir şey yoktur.
  • Mühr-ü Süleyman , Allah’ın altı yönden münezzeh olduğunu gösterir.
  • Şeriât , yâni sünnetullah , ilâhi ahlâk düzenidir.
  • Tenzih’te halkiye t ve Hakk ‘iyet biri birinden tamamen ayrılmıştır. Mûsa, Allah’n ancak sıfâtî tecelli sine, yâni kelâm la tecellisine mazhar olabilmiştir. Çünkü, esmâ ve sıfât’tan geçmeden zât’a ulaşılamaz.
  • Şeriât tenzîh, Hakîkat ise teşbîh esasına dayanır. Şeriât, teşbih’i tenzîh’te, Hakîkat ise tenzîh’i teşbîh’te arar…Şeriât, kendisi dışta, yâni teşbîh âleminde olduğu için, içi yâni tenzîh’i arıyor, Hakîkat ise tersini.
  • 1)
  •  
  • 2)Teşbîh , Hakîkat ‘tir ve din olarak İsevîlik ‘te ortaya çıkmıştır. İsevîlik’te Hakîkat’ten yâni teşbîh’ten başka bir şey olmadığı için, onlar Allah’ı İsa’da görürler.
  • Hristiyanların ” kutsal rûh ” diye adlandırdıkları Allah, miratullah olan insân-ı kâmil’dir.
  • Mûhammediyet, yâni İslâmiyet ise tenzîh ve teşbîh’i kendinde toplayan ” maarifet ” dinidir. Tenzîh’te teşbîh şühûd , teşbîh’te tenzîh ise vücûd ‘tur. Tenzîh, ancak ilim gözüyle yâni basîret gözü yle veya kalb gözü yle görülebilir. Teşbîh, Allah’tan başka mevcûd yoktur demektir.
  • İlâllah : Allah’a ; Alâllah : Allah üzerine ; Billâh : Allah ile ; Hânillâh : Allah’tan ; Fillâh : Allah’ta ; Maâllah : Allah’la ; Lillâh : Allah için.
  • İnsân, burada görülen şekil değil, o şeklin içindekidir yâni akıl ‘dır, rûh ‘tur. Bunlar da Nûr yâni mânâ dır.
  • Hannân , “kâbe-i muazzama” olan kalb’e ; Mennân ise, kudûs’e işarettir.
  • “Âşıklar mihrâbı ” vech-i didâr “dır ; Zâhid ler mihrâbı kuru divardır.”
  • İnsânın insânlığını bilmesi, teşbîh, yâni ‘ âyat-ı müteşabihat’ olmasıdır. Çünkü, artık Allah’ın sıfâtlarıyla sıfâtlanmış, hûy larıyla hûylanmıştır. Tenzîh ise ‘ âyat-ı muhkemat’tır ve kevniyet le ilgilidir.
  • Teşbîh’te tenzîh’i, tenzîh’te teşbîh’i zevk etmek, ” tevhid ” dir.
  • Sırf tenzîhte kalanlar, küfür de, sırf teşbîhte kalanlar ise şirk ‘tedir. Tenzîh ile teşbîh arası, yâni ” berzah ” , insânın kendisidir.
  • İsa’nın Rûhullah olarak anılması, O’nun dünya ile hiçbir bağlantısının kalmaması, yâni dünyevi kayıtlardan kurtulmuş olmasıdır.
  • “Hâlik” kelimesi, ” ha ” harfiyle, mahlûk kelimesi ise ” mîm ” harfiyle başlar ; mahlûk’ta “ha” harfi içte kalmıştır ki, burası, O’nun “Biz ona şâh damarından daha yakınız (50/16)” dediği yerdir. Mahlûk, O’nun dışarı çıktığı yerdir, yâni sıfâttır, O da sıfâtıyla görülür.
  • Gayb , nasıl görülecektir ? Gayb, dış gözle görülmez. Onu görmek için “ilim-gözü” , “bilgi-gözü” , veya “kalb-gözü” denen “basîret-gözü” nün açık olması gerekir. Basîret-gözü açık olanlar, Allah’ı her yerde ve her şeyde görürler. Ancak, bu görüşte “merkez” kendileridir.
  • Allah bizi sevgiden yarattığına göre ” amaç sevgi’ dir .
  • Allah’ın görünmezlik keyfiyeti, Ahadiyet âlemine aittir, Vâhidiyet âleminde görülür.
  • Allah’ta, ‘ihlâs sûre’si hükmünce, ‘ gelmek ‘ ve ‘ gitmek ‘ yoktur.
  • İnsanı insân yapan düşünce dir.
  • Allah’ın peygamberlerine tecellisi, meşreblerine göre olmuştur. Örneğin : Nûh ‘a su’dan, Mûsa ‘ya ateşten tecelli etmiştir.
  • “Ahad” tümü, Vâhid ise tüme ait bir parçayı ifade eder. Ahadiyet ve Vâhidiyet birer deniz olarak algılanacak olursa, ” bahr-ı Ahadiyet ” (Rahmâniyet-denizi), ve yemmi Vâhidiyet (Rahîmiyet-denizi) adıyla anılır. Bunlardan ahadiyet-denizi’nin suyu acı, Vâhidiyet-denizi’nin suyu ise tatlıdır. Bütûn ‘da olan ” Ahad ” , zuhû r’da olan Vâhid ‘dir.
  • Şehâdet âlemindeki her zerre Vâhid, yâni bir’dir, bu nedenle her zerre ” Enel Hakk ” demektedir.
  • Her insân ayrı bir “ismin” değişik şiddette etkisi altındadır ve bu nedenle, bir insân bir diğerinden farklıdır.
  • Zât, lezzât ‘tır.
  • Ali Rahmâniyet, Mûhammed Rahîmiyettir. İkisinin tevhîdi ise “Ahad” dır.
  • Allah’ın zâtından başka her şey çifttir. Zât’ı tek olduğuna göre, çift olan her şey, sıfât mâhiyetindedir. Zât’ın bilinebilmesi için, biribirine karşıt olan sıfât ikiliğine ihtiyaç vardır. İlâhi kanun olan bu ikiliğin, bir nizam dahilinde yürümesine de “şeriât” denir.
  • Şeriât, tevhîd’de birliği isbat ederken, sıfât âleminde de ” kutbiye t” i meydana getirir. Kutbiyet, tüm kâinatta geçerli bir kuraldır. Dünyanın da dahil olduğu, en küçük küreciklerde bile, kuzey ve güney olmak üzere iki kutup vardır.
  • İkilik, zıtlık veya kutuplaşma olmasaydı ne olurdu ? Hareket durur, hayatın devamlılığı ortadan kalkardı. Biz de bu ikilik sayesinde “idam” olup Âdem’e, “icâd” olup mevcûd’a gelmedik mi ?
  • Vav ” , Velâyet , Allah’a bağlılık , Velî ‘lik mâkamıdır.
  • Teslis ” (üçleme) deki unsurlardan ikisi bilindiğinde üçüncüsü kendiliğinden ortaya çıkar. Teslis, islâmiyette, “Allah-Mûhammed-Ali” ; Hristiyanlıkta, “Baba-Oğul-Kutsal Rûh” ; cemiyet hayatında ise, ” Baba-Anne-Çocuk” üçlüleri şeklindedir. Tasavvufta, “Bir’in evveli üç’tür” diye bilinen kuralın aslı budur.
  • Zâti sıfâtlar : Vücûd , Kıdem , Beka , Vahdaniyet , Muhalefetün lil havadis , Kıyâm bi nefsihi .
  • Subûti sıfâtlar : Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Semî, Basâr, Kelâm, Tekvîn .
  • Allah zâti açıdan ele alındığında, ” Cûd ” (karşılık beklemeyen cömertlik) iken, sıfâta inişte bir ” vav ” alıp ” Vücûd ” olmuş, bilâhere buna bir de ” mîm ” eklenmesiyle, ” mevcûd ” olarak insânda tecelli etmiştir.
  • Allah’ta olana ” Kudret “, insânda tecelli edene ise ” kuvvet ” denir.
  • Parmakların boyları farklı olduğu için onları, dışta bir hizaya getirmek mümkün değildir. Ama içe doğru büküp, yumruk yaptığımızda, hepsinin bir hizaya geldiğini görürüz. Bu durumda “birlik” , yahut eşitlik sağlanmış ve bu birlikten de ekstra bir güç doğmuştur. Ancak, bu kez isim değişmiş ve parmakken yumruk olmuştur.
  • 2)
  • 3)İç âlemdeki birlik ” sevgi ” yaratır. O sevgi de “birlik” e dâvet eder.
  • Hayat, bir noktadan ( cem ), başlayıp, kâinata yayılır ( hazretül cem ) ve tekrar bir ” nokta “da toplanır
    ( cem-ül cem ).
  • Hayatı boyunca, kendi çalışmalarıyla , diktiği ahîret elbisesi yle öbür âleme giden insân, orada cehennemde yanarak arınıp, “kir”den meydana gelen bu elbiseden kurtulur. Arınma tamamlanıp, kendindeki ” cemâl-i İlâh i” ortaya çıktığında da huzûra kabul edilir ve o zaman O, kendini kendinde görür, yâni insân O’na ayna olur.
  • İnsânların gördükleri hayâller düşünceleriyle ilgilidir. İnsânın düşünceleri güzelse, gördüğü hayâller de güzel olacaktır.
  • Rahmâniye t, celâl e benzer, Ulûhiyet âlemi ni temsil ettiği için , mutlakiyet ifade eder. ” Şemsi-mutlak ” diye nitelendirilmesi budur. Onun için füyûzât ı âfaka, yani dış âleme yöneliktir.Her türlü zıtlığı aksettirdiği için de alternatif akıma benzer. Rahîmiyet-güneşi ise, ” şems-i mukayyet ” olarak bilinir. Bunun nedeni, bu güneşten istifade edebilmenin ” îmân ” şartına bağlanmış olmasıdır. Füyûzâtını kendine îmân edenlere aktardığı için ” enfüs ” adı verilen iç âleme yöneliktir. Cemal ‘e tekabül eden “Rahîmiyet-güneşi” , manyetik akım gibidir ve ne kadar şiddetli olursa olsun, yakıcı değildir.
  • Rahmân umuma, Rahîm ise havas’a hitabeder. Havas , seçilmiş demektir. Mürşit sohbetlerine de ancak el tutanlar girebilir.
  • Allah, ilmi kullarına ” feyz-i akdes ” ve ” feyz-i mukaddes ” olmak üzere iki yolla yansıtmıştır. Bunlardan birincisi vâsıtasız, ikincisi ise vâsıtalıdır. Birincinin verilme yolu ” beyt-ül haram “, ikincisinin ise ” beyt-ül kudüs ” tür. Mürşitler, evvelce kudüs’te olanı, kalblerinin içine alarak, orayı beyt-ül haram haline getirmiş kimselerdir.
  • İlim öğrenebilmek için, insânın, akıl-nûru ‘na sâhip olması gerekir. Akılsız insânın bir şey öğrenmesi mümkün değildir. İnsân bu nûru iyi kullanısa âlim , kötü kullanırsa nâdim olur.
  • Bilginin “nakli” ve “keşfi” türleri vardır. Nakli olanı kitaplardan, veya öğretmenlerden, keşfi olanı ise Allah’tan öğrenilir. İnsânın kalbinde ” nokta-i süveyda ” (kara nokta) denen bir nokta vardır. Oradan yansıyanlar, insânda ” arş-ü Rahmân ” timsali olan beyinde kendini gösterir. Arş-ü Rahmân, ” ayân-ı sabite “nin aksidir.
  • İlmin insândan sûdur edebilmesi için, onun köküne inmek gerekir. Başka türlü, ilim, insândan doğmaz.
  • İrfân , kuru bilgilere değil, o bilgilerin özümsenip, hayata geçirilmesine sâhip olmak demektir. Sıfâta bakıp, içindeki zâtı görmeye “irfâniyet ” denir.
  • İlim, mânâdır. Mânâ , ancak, zûhûra gelirse, bilinir. İnsân için, ilim bir nûrdur, bir aydınlık, cehilse karanlıktır
  • Şifa ‘nın zâti olanı, vücûdun bağışıklık sistemi tarafından, sıfâti olanı ise, doktor ve ilâçlar vasıtası ile gelir.
  • İlim nûrunun yayılmasıyla, ortalama insân ömrünün uzamaya başladığını söyleyebiliriz. Tabii, bu uzama o ilmin sadakasını verip, aşılarını yaptıranlar ve kendilerine iyi bakanlar için geçerlidir. İşte,” sadaka ömrü ziyâdeleştirir” hadisi ile kastedilen sadaka budur. Sadaka, sıdk (bağlılık) kökünden gelir.
  • İlim , sıfât olduğu için, ef’al ve esmâ gibi, bunun da vücûdu yoktur. Vücûd sadece Hakkın vücûdudur.
  • İçimizde yaşayan bir ” nûr ” vardır ve bu nûr her zerrede mevcûdtur.
  • İnsân, ilim bakımından sadece zahirde kalır ve bu kalışında samimi olursa, yaptığı çalışmaya ” amel-i sâliha ” denir.
  • Üzerinde cehalet örtüsü olan kişi, ölüdür. Ne zaman bu örtü alınır ve kişi kendini bilirse, o zaman dirilir.
  • Ledün ilmi, zât âleminin malıdır. ” Vehbi ilim ” olarak bilinir ve feyz-i akdes’ten tahsil edilir. İnsânın rûhani tarafı, Rahîmiyet kaynaklı olduğu için, mânevi ilimler iç âlemle alâkalıdır. Ledün ilmine bir örnek olarak, ” huruf-u mukattaat ” gösterilebilir.
  • Tasavvufa gelince: tasavvuf sıfât âleminin malıdır. Çalışma sonucu kazanılan bir ilim olduğu için ” kısbi-ilim ” olarak adlandırılır ve feyz-i mukaddesten, yani kul vasıtası ile kuldan öğrenilir. Tasavvuf, çıplak olarak meydana çıkamayacak olan zât ilminin, bir elbise giydirilerek ortaya çıkarılmasıdır. Bunu yapabilmek için de çalışmak gerekir. “çalışıp kazananlar Allah’ın sevgilisidir” hükmünce, O’nun sevgili kulları arasına girerler. İnsân, kazandığı bu “vücûd-u kisbi” ile, Allah’a kendini sevdirirse, nereye giderse gitsin, Allah ta onunla beraber olur. İşte, ” Limaallah ” sırrı budur. Bu sırra eren kişi, her yerde aydınlığı ile beraber olacağı için, onda darlık, sıkıntı, keder ve hüzün bulunmaz. Çünkü artık esmâ-i hüsnada’daki Veli ” ismine mazhar olmuş ve “haberiniz olsun ki, Allah’ın velileri (dostları) için, asla korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” (10/62).
  • Tasavvuf, aklımızla, vasıf giydirerek, düşündüklerimiz, ledün ise Allah’ın mevhibe-i ilâhisi’dir. Ledün, kişinin hiçbir dahli olmadan, kalbine geliverir. Vahiy , ledün gibi, doğrudan Allah’tan gelirken, ilham , insânın düşüncelerinden kaynaklanır.
  • Kur’ân, kâinatın aynı ve onun özeti olduğu için, kâinata “fûrkan” (fark âlemi), denir. Kâinattaki farklılıkların hepsi insânda toplanmış olduğu için de, “kur’ân ile insân” ikiz kardeştir denmiştir. Tabii ki burada kastedilen, kâmil insân’dır.
  • İlim canlı kitaptan da okunabilir, cansız kitaptan da… cansız kitap bir yere kadar faydalı olabilir. Eğer okunan mushaf olursa, o bile insâna “kûr’ân” okudum diye bir ferahlık verebilir. Tevrat, zebur, incil gibi kitaplar da böyledir.
  • İnsânın, bir şeyi çözüp anlayabilmesi için, o şeyin derinliklerine dalması lâzımdır.
  • Kûr’ân, ilâhi sırları ihtiva ettiği için rumuzludur ve rumuzları çözülmeden tam olarak anlaşılamaz.
  • 3)
  •     4)   ” Küntü kenz ” hazinesi, ” sevgi “den ibaret olan hazine-i ilâhiden başka bir şey değildir ve nûr-u Mûhammedi diye bilinir. Bu hazine, kendinde gizliydi ve O’ndan intişar etmiştir. Dördüncü sema denilen “kalb-i Mûhammedi” yani, beytullah’tır. Cebrail ise “akl-ı Mûhammedi” veya akıl nûru’dur. Bu kavramlar yerli yerine konduğunda, Kur’ân’ın nâzil olduğu kolayca anlaşılır. ” Küntü kenz ” hazinesi, ” sevgi “den ibaret olan hazine-i ilâhiden başka bir şey değildir ve nûr-u Mûhammedi diye bilinir. Bu hazine, kendinde gizliydi ve O’ndan intişar etmiştir. Dördüncü sema denilen “kalb-i Mûhammedi” yani, beytullah’tır. Cebrail ise “akl-ı Mûhammedi” veya akıl nûru’dur. Bu kavramlar yerli yerine konduğunda, Kur’ân’ın nâzil olduğu kolayca anlaşılır.
  • Uyanmayan bir millet, başkalarının tahakkümüne girmeye mahkümdur. Mürşit eğitiminden maksat, kişilerin uyanıp, dünya ve âhiretini mâmur hâle getirmesi, maddi ve manevi “hür” yaşamasıdır.
  • Dini ilimleri öğrenebilmek için, önce samimi olmak gerekir. Dini ilimlerin “şeriât, tarîkat, hakîkat ve mârifet” olmak üzere, dört kapısı vardır ve bunlara birbirinin içinden girilir. Bu kapılardan girenlerin her birinin, eğitilme yöntemleri ve ibâdet tarzları farklıdır. Bütün bu ilimlerden gâye, insânın şüphe den kurtulabilmesidir. Kur’ân’ın başında, “işte sana o kitap ki, bunda şüphe yoktur.” (2/2). Şüphesiz olan bu kitap, insân kitabı ‘dır.
  • Eskiden kadın, erkek ayrımı yapılırdı ama, artık bu ayrım ortadan kalkmıştır. Zâten, Kur’ân’da da cinsiyetten bahsedilmeksizin, sadece “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu ?” (39/9) denmektedir.
  • Mûsanın duyduğu ses, sıfâttır, ama zâttan ayrı değildir ; ses ona, “ayağındaki papuçlarını çıkart, burası mukaddes tûva vadisidir.” Dediğinde, bunu okuyan kişinin, işin zevkine varabilmesi için, Zât’ın Mûsa’da olduğunu, yani, Zât’ın “Âdem” , sıfâtın da kâinat olduğunu, zât’ın kâinat hoparlörüyle, kendi kendine hitap ettiğini düşünmesi lâzımdır.
  • Tasavvufta Mekke insânın bedeni, kâbe ise insânın kalbidir ve o kâbedeki benlik putlarını kırıp atmadan, oranın kutsallaşıp “Allah’ın-evi” hâline gelemeyeceği söylenir.
  • Satırdan kazanılan tasavvuf ve vâsıf ilimleri, sadr’dan gelen ise “ledün” ilmidir.
  • Mürşîdin vereceği tasavvufi eğitim, “hatm-i meratip”le tamamlanır. Bundan sonrası, eğitimi alanla Allah arasındadır.
  • İnsânın kendinden başka gidecek yeri olmadığına ve râbıta ettiği de kendisi olduğuna göre, bu bilinçle âhireti dünyaya, dünyayı da âhirete götürmek gerekir. Hepsini bir noktada toplamak ise işin zevkidir.
  • Sevgi şarttır ama, tek başına yeterli değildir. Sevgiye bilginin de eklenmesi gerekir. Bilgisi olmayan, Ârif olamaz.
  • ‘Ben biliyorum’ diyen, benliğinin etkisinde kalmış ve kendine varlık vermeye başlamış olduğu için, “tevhîd”den düşer.
  • İç âlemin temizliği su ile değil, “aşk-ateşi” ile yapılır. Bu aşkın tezahürü, insânın yanıp, aşkının etkisiyle göz yaşı dökmesidir.
  • Bilgi veya ilim sıfâttır.Mürşitler arasında sıfât yönünden bâzı farklılıklar vardır, ama iş zâta geldiğinde, aradaki fark ortadan kalkar.
  • “İlm-i ledün” konuşan hiçbir velî, celâli sözlerle insânları korkutma yoluna gitmez. Çünkü, O’nda merhamet esmâ’sı hâkimdir.
  • Hürmet, hârim-i ismete girme çabasıdır. Bu kelime de hâram, mahrûm, harem gibi aynı kökten türemiştir.
  • İnsân ne kadar bilirse bilsin, bildiklerinin “zevk” ine varamıyorsa, o bilginin hiçbir faydası yoktur. Önemli olan, “gönül” temizliği ve o temiz gönülde ilmin vereceği “ferahlığı” bulabilmektir.
  • İlim ve sohbet şarâbı kanılmayan, doyulmayan bir şarâbtır, insânları cennette yaşatır. Bu zevke ulaşıldığında, cennetin ne olduğu görülür ve anlaşılır.
  • Zevk insânın içindedir. İnsânın yüzüne yansır ve onda bir tebessüm yaratırsa, amaca ulaşılmış olur. Gerisi lâftır. O zevk ve huzûr u bulan insânda bir daha kararma olmaz.
  • İlimde meleke kazanılınca da insânın kendisi aradan çıkar ve böylece “ilimde rüsûh sahibi” (3/7) olur.
  • İlimde rüsûh peyda etmek, nereden açılırsa açılsın, sonunu Allah’a dayandıracak kadar, o konuyu şüphe’siz bilmek, yâni her zerreyi mîrac ettirip, tekrar eski haline getirecek kadar o mevzûa hâkim olmak demektir.
  • İnsanın insânlığı, bilgisiyle ölçülür, lâkin bilgi ahlâka dayanmazsa hiçbir işe yaramaz. Bilginin “sevgi” ile kaynaşması gerekmektedir.
  • Bir insânda Allah bilgisi yoksa, onun rûhu dirilmemiş demektir. Böyle rûhlara “rûh-i hayvânî” denir. Ölümlü rûhlar bunlara denir. İnsândaki rûh ise “nefha-i ilâhi”dir. Bu nefha, Allahın Âdem’e üflediği rûhtur. Diri olan da bu rûh’tur. Mûhammed de ahfâdına bu rûhtan üflemişir. Çünkü, Râbb üflemezse, emir zâhir olmaz. İşte, “de ki, Rûh Rabbimin emrindendir.” (17/85) âyetinin mânâsı budur.
  • Sabûr, beklenin mutlaka gerçekleşeceğinin müjdecisidir. Nasıl bir çiçek vakti gelmeden açmazsa, o sabûrla da insân, mutlaka zamanı gelince kemâle erecektir.
  • Korkunun nedeni cehalettir.
  • İlm el-yakîn ” mertebesi nazâriyat (teori), ” ayn el-yakîn ” mertebesi tatbîkat (pratik), ” Hakk el-yakîn ” mertebesi ise âmeliyat, yâni, hayata geçirme mertebesidir.
  • Mânâ’nın yâni taayün-ü evvel ‘in ayn el-yakîn ‘i, ayân-ı sabite ‘dir ve burası, ” Enel Hakk ” denilen noktadır.
  • Bu konuda çalışmanın amacı, yükselmek değil, zevke ve huzûra ermektir.
  • Esmâ’yı (isimleri) tam olarak bilen, müsemmayı bulur. Tüm isimler Allah’ta bulunmasaydı bu âlem olmazdı. Bizim Allah’ı her gördüğümüz yerde tanıyamayışımızın nedeni, esmâya bakıp, onlara hayatiyet veren müsemmayı gözden kaçırmamızdır.
  • 4)
  • 5)       Allah kâinatı “sevgi”den yaratmıştır. “Sevgi” herkeste her zerrede vardır. Zâten sevgiden başka bir şey yoktur .
  • İnsanın endişe ve sıkıntıya düşmesinin nedeni, bir isme bağlanıp kalması ve her şeyi ondan beklemesindendir. Beklentisine o isimden cevap alamayınca, sıkıntıya düşer. O halde, esmâyı değil, müsemmayı düşünmek gerekir.
  • Hüvezzâhir ölüm , hüvelbâtın doğum demektir.
  • Hayât, atılmış bir ok gibi dümdüz gitmez, engebeli bir seyîr tâkîbeder. Her şey, bir aşağı ( tahtessera ), bir yukarı ( fevkal ulâ ), dalgalanarak ilerler. Bu dalgalanmalara, tecelliyât denir. Sadece engebeleri, düşüncelerimizin düzelttiğini söylüyoruz. Onun zuhûr âlemine gelişinde, tüm keyfiyetler “her şeyi çift yaratan O’dur (43/12)” hükmünce, çift ve birbirine zıt yaratılmış olduğu için, ‘ idâm ‘ ve ‘ icâd ‘, ‘ dafi ‘ (itim) ve ‘ câzib ‘ (çekim) kanunları da böyle, yâni, çift ve birbirine zıttır. Birinciye göre idâm olup, Âdeme gönderildik, icâd olup mevcûd’da belirdik. İkincide ise, bir taraftan itip ‘git’ derken (dafia),diğer taraftan çekip gel demektedir (câzibe). İşte bu ‘gidiş-geliş’ ve ‘itiş-çekiş’ yüzünden, yeryüzündeki her şey devretmektedir. Bu ikilik olmasa, devir ve hareket olmaz, durgunluk olurdu. Allahta ise durgunluk yoktur.
  • Kâinatta her şey iki devrelidir. Bunlardan birine ” devre-i arşiyye “, diğerine ise ” devre-i ferşiyye ” denir. Devre-i arşiyye’deki vûslata ” vûslat-ı uly a” , “devre-i ferşiyye”deki vûslata ” vûslat-ı süflâ ” denir.
  • Biz insân olarak, hatalı düşüncelerden kurtulur ve her şeyi gerçek sahibine verebilirsek, Allah da bize ihsânını göstermeye başlar. Bu ihsânın başında da ‘güzel-düşünceler’ gelir.
  • Esmâ bir bildirgeçtir; kendi vücûdu yoktur. İnsânın sıfâtlarını bildirmeğe yarar.
  • Bazıları esmâ çekerler. Bunun amacı müsemmayı bulmaktır. O’nu bulamadıktan sonra, çek çekebildiğin kadar.
  • Dünyayı güzelleştiren esmâ ve sıfât’ın farklılığıdır.
  • “Her şey Hakk’ındır” deyimi doğrudur. Ama burada, esmâyı ve mertebeleri unutmamak lâzımdır. Hakk’ı bulmak ‘tahkîk-âlemi’ne girmeyi gerektirir. Halk’ı bulmak ise, Hakk’ı bulmaktan daha zordur çünkü, bunun için ‘tahkîk’ten sonra ‘tetkîk-âlemi’ne girmek ve esmâyı araştırmak gerekir. Tetkik, incelemek, ince eleyip sık dokumak demektir.
  • Tevhîd ‘de ayrılık yoktur. Ayrılığı yaratan esmâ’dır.
  • Esmâ’nın vücûdu yoktur ve aslı bir isimden ibârettir ; onun vücûd bulabilmesi için, sıfâtın tahakkuk etmesi icâbeder. Her şey, bir zât ve bir sıfâttan meydana gelmiştir ; gerisi esmâdır ve ‘Bir’in kesrette görünümüdür.
  • Hakk, zuhûr âleminde birer sıfâtla, yâni, hûy ve ahlâkla tecelli edip, istîdâtının aynasında kendini gösterir.
  • Bir öncekinin neş’e si bir sonrakinde zuhûr eder.
  • Allah her insânda, kendi esmâ-i hüsna’sından bir isim vermiş ve o isimle bu âleme göndermiştir. Kişi burada kendini bilir, yâni ölür ve dirilirse, o zaman Allah’ın koyduğu isminin bilincine varır. Tabii bu, kişinin bekâ ‘ya geçişinden sonra olacaktır.
  • Basar ‘dan göz, semi ‘den kulak, kudret ‘ten el, kayyum ‘dan ayak, hayy ‘dan sağlık verilmiştir.
  • Nasıl kâinatta oniki burç varsa, insânda da bunlara tekabül eden, yedisi başta, ikisi göğüste, biri göbekte ve ikisi de aşağıda olan, oniki burç vardır. Nazârgâh-ı ilâhi , her gün burçlardan birinden doğar.
  • Bazen insânda, ” şefkât ” ve ” adalet ” duyguları hâkim olur ve pinti olan bir kişi, o gün cömertleşir. Bu onun o günkü burcunun göbekte bulunan ” adl-ü mîzân ” yahut, terazi burcu olduğunu gösterir.
  • Bazı kimselerin burcu “cebrâiliyet ” olur ve dillerini mekân ittihaz ederse, böyle kimseler (özellikle mürşitler) ” hâllâlı müşkül ” ( müşkülleri hâlleden) olurlar.
  • İnsân başlangıçta, bir pratisyen hekim gibidir. Her konu hakkında bilgisi vardır.Yâni, bilinçsizce her esmâya açıktır. Ancak, terakki edip olgunlaştıkça, esas esmâsının ne olduğunu öğrenmeye başlar. Bu durum, uzmanlaşan bir hekimin, uzmanlık alanındaki bilgi ve becerisinin artmasına benzer. Kemâli artmış bir kişi de, güneşinin hangi burçtan doğduğunu, o burcunun parlamaya başlamasıyla öğrenecektir. Bu hâle ” maarifet-ün nefs ” denir. Maarifetullah bundan sonra gelişir.
  • İnsânın, istidât ve kaabiliyet i bakımından bukâlemun gibidir. Çünkü “Âdeme tüm esmâ’yı öğretti. (2/31)” âyeti, yalnızca Âdeme değil, tüm insânlara verilmiş bir ihsândır.
  • Şimdi zekâ devridir, onun için insânlara posteki saydırmanın anlamı yoktur. Bunun için eski devirdeki gibi işi zora sokmak yerine, en kolay tarafından izâh etmek gerekir. Çünkü ‘söz’ canlıdır ve yüzde yüz vücûd bulur.
  • İnsânlar, yahut esmâ (isimler), âyan-ı sabite’de, bir peteğin gözlerine yerleştirilmiş gibidir. Bu gözlerden her birindeki canlanıp bir insân olarak bu âleme gelir.
  • Allah’a yakın olanlar, yanıp arınarak, pislikten temizlenmişlerdir. Çünkü, ‘ iç-âlem’ , yanarak temizlenir. Suyla temizlik ancak, dış âlemde geçerlidir. Yanma insâna acı verir.
  • Aslı, ” vâcib el-vücûd “, bizde bulunanı ise ” mümkün el-vücûd “dur.
  • İnsânların meşreb leri, esmâlarının keyfiyetini anlatan özellikleridir. Her tohum, kendi meyvesine, kendi hassa ‘sını verecektir.
  • Allah insânı, tevhid nokta-i nazârından, iyi ve kötüyü câmi olarak yaratıp ne varsa hepsini ( esmâ-i külleha ) onda toplamıştır. Bu esmâ-i külleha içinde, ilâhi âleme ait esmâ da vardır. İlâhi âlemdeki esmâya, ‘ esmâ-i hüsna ‘ dendiğini ve Allah’ın bunların tümünü Âdem’de toplamış olduğunu biliyoruz. Diğer isimler de bu çekirdeğin etrafında tavâf ederler. Biz de zaman zaman onların zevkine varırız.Bu durum her insânda aynıdır. Çünkü Allah, her insânı zuhûr âleminde bir esmâ tahtında izhâr etmiştir. Ama onun diğer isimlerle de irtibâtı vardır.
  • İnsân-ı kâmil , hiçbir guruba (esmâ-gurubu) girmediği halde tüm esmâya müsemma olduğu için her gurubu kendinden sayar.
  • İnsânda her esmâ vardır ve bunların hepsi, ” esmâ-i hâs “sının etrafında döner durur.
  • Her insânda, yaratılış itibari ile tüm isimler olmasına rağmen, bunların büyük bir kısmının üstü örtülüdür. Meydanda görünen kişinin “hâs-ismi”dir ve bu onun sırât-ı müstakîm ‘idir.
  • İnsânın ‘ ism-i hâs ‘sı, onun hoşlandığı şeydir.
  • Hâs ismin dışında kalan tüm isimler ” esmâ-i âm ” diye bilinirler.
  • Sen, ism-i hâs ve o ismin vücûdu oluyorsun. Kâinattaki diğer isimler de senin esmâ-i âm’ın oluyor.
  • Her insânın bir veya birkaç hâkim ismi vardır ve bunlar onun ana karakterini meydana getirir. Meselâ benim esmâ-i hâs’ım “ünsiyet “, koruyucum da ” hafîz ” dir.
  • Esmâ-i hâs adı verilen bu esas isim, adeta bir ayna gibi diğer isimlerin özelliklerini yansıtır.
  • 5
  • 6)İnsânın, etrafında elektronlar gibi dönüp duran muhtelif esmâ ile karşılaştığında, onlardan kendi esmâ-i hâs’sına yakın olanlardan huzûr ve neş’e, uzak olanlardan ise sıkıntı duyar. Kendisi müsemmayı bulup ona kavuştuğundaysa, tüm isimler kendinin olacağı için hiç sıkıntı ve huzûrsuzluk duymamaya başlar ki cennet yaşantısı denen de budur.
  • Âlem ancak ilimle anlaşılabilir. İlim arttıkça, âlemler de değişir ve çoğalır.
  • Esmâ-i hâs tıpkı parmak izi gibidir ve kişiye hâstır
  • İnsânın gelirken getirdiği genetik özellikleri vardır. Bunlar , melâbe-i Vahdet ‘in delilleridir.
  • Esmâ-i hüsna’nın toplamı “aşk”tır .
  • Mürşitlerin mânâ sı aynı olduğu halde, meşreb leri farklıdır.
  • Durumu idrak edip, bir isimden diğerine atlama, ‘terakkî’dir. Tasavvufa uygulandığında, terakkilerin taraf-ı ilâhiden gelen bir esmânın etkisiyle olduğunu söylemek gerekir. Bunun anlamı da, kişiyi Allah’ın okutmasıdır ve böylelerine “üveysi” denir. Örneği peygamberlerdir. Çünkü, onların mürşîdi, doğrudan doğruya Allah’tır. Allah kendilerindedir ve bu öğreti kendinden kendinedir . Sâlik, eğitim ve öğretimin de aslı budur. Mürşitler, sâliklerinin kalbindedir ve onları içten içe eğitip yönlendirmektedir. Tevhîd öğretisinin aslı budur. Fırka-i nâci denen de budur.
  • İnsânlardaki görüş farklılıkları, onları esmâlarının farklı olmasından doğmaktadır. Aslında Hakk birdir, müsemma birdir. Farklı olan, esmâlar bunun sonucu benimsenen dinler, mezheplerdir. İsimler, devamlı bir dönüş hâlinde oldukları için mıknatısın etki alanına girdiklerinde, mıknatıs tarafından çekiliverirler. İşte bir mürşîdin insânları cezbetmesi de böyledir. Kişide , önce bir dürtü bir kaynama olur ve o kişi sonunda gidip o kendisini etkileyen mürşîde bağlanır. Bundan sonra, mürşîdin etkisiyle tüm kötü hûy ve alışkanlıklardan kurtulup beğenilen ve sevilen insân olur.
  • İnsânın esmâ-i hâs ‘sı, onun âyet-i muhkematı ‘tır. El tutan bir insânın hûylarındaki değişiklikler ise onun âyat-ı müteşebbihat ‘ıdır.
  • Kâinatın yaratılmasıyla oluşan çeşit çeşit isimler, bir çalgıdaki çeşitli nota ve nağmelere, bunların gruplaşması ise farklı mâkamların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
  • Gönül e girdin ise, kendini bildin ise, sevgi baş tacı olur, sen seni sevdin ise”
  • İnsânın en güzel dürtüsü “pişmanlık duyması”dır. Bu duyguyu tadan kişi hidayet yolunu tutmuş demektir.
  • Esmâ-i hüsna doksan dokuz tanedir ve mertebe-i ilâhi yi gösterir ; âyet olarak özel isimlerdir.
  • İsimler birbirine zıttır ama bunların tümü bir noktada toplandığında bu zıtlıklar nötrleşip ortadan kalkar ki bu duruma “adalet” denir. Allah âdildir dendiğinde kastedilen budur.
  • Hidayet , gaflet uykusundan uyanmak anlamına gelir. Hâdi ‘nin başına ” mim ” gelirse, ” mehdi ” olur..
  • A’raf , en yüksek yerdir ve ancak irfâniyet le kazanılır.
  • İsa, insâna tepeden gelen Hakk aşkı ‘dır. O aşk vasıtasıyla insân mehdi ‘ye bağlanır. Mehdi ise ” mürşit ” tir.
  • Muiz ” , izzet ifade eden bir isimdir. Buna mazhar olan, her kes tarafından kabul gören, ikram gören insândır.
  • Rabb ismi ana ,baba,öğretmen ve mürşitlerde tecelli etmiş, bunun karşısına da bir merbûb (çocuk, öğrenci, mürîd) çıkmıştır.
  • Firavn, Mûsa için binlerce çocuk öldürmüştür ; öldürülenlerin rûhları ise, Mûsa’da toplanmıştır.
  • Allah merhametini, kadınlara daha fazla bahşetmiştir. Rahmi (uterus) kadınlarda yaratmış olması da bunu göstermiyor mu ? Ayrıca çocuk, ana rahmindeyken cennet te yaşadığı için, adına ” cenin ” denmemiş midir ?
  • Kul affederse, yâni kişi kendini affederse, o zaman Allah ta, isterse affeder. Allah insânı, insânın içinden, kendinden affeder. İnsan kendini affettiyse, Allah da onu affetmiş demektir . Çünkü Allah insândadır ve insândan işler .
  • Rahîm ve Rahmân, Mûhammed ile Ali’dir. Bu sebeple, ” besmele ” çekmek, onların merhametine sığınmak demektir.
  • Veli ” ismi, el tutan, bağlanan, anlamına gelir. El tuttuğu anda, kendindeki “veli” ismine, daha yüksek olan ” Rubûbiyet ” isminden aktarmalar olması demektir. İnsân, Allah’la ünsiyet peyda ettiği için insân adını almıştır. Ünsiyet, Allah’la barışıklık demektir.
  • Gelip giden her şey birer esmâ’dan ibarettir ve vücûdu yoktur. Aslına bakıldığında ise, ne gelen vardır ne giden.
  • Ef’ali ilâhi bir noktanın tekerlenmesinden doğan bir keyfiyettir. O nokta hangi esmâ’da tecelli ederse, o esmâ’da devretmeye başlar. Noktanın devrini tamamlamasıyla, daire meydana gelir. Ef’al çok süratlidir. Bu süratin etkisiyle, zerrelerin toplanması cisimleri oluşturur. Biz de ayrı ayrı âlemleri süratle bir noktada topladığımız için, “insân” oluyoruz. Kâinatın ve hayatın oluşumunu ve idâmesini sağlayan bu “ef’al”dir. Bahr-ı ahadiyet’te bu faaliyet kendi iç âleminde ve kıpırdanmalar şeklinde olup fark edilmediği için durgunluk gibidir.
  • Mezahir-ul vücûd ” , vücûdun zuhûra gelmesi, meydana çıkması demektir. Bizim vücûd dediğimiz, gerçek anlamda vücûd değildir. Çünkü gerçek vücûd, sırdır ve ” cûd “dur. Bizim vücûd dediğimz ise cûd olan Allah’ın zâti varlığının ‘ vav ‘ harfiyle birleşmesinden oluşmuştur. Bu cûd’un başına, ‘vav’ın terfiinden oluşmuş ” sin ” gelirse, o zaman kendini bilip ” sücûd ” olur. ‘Sücûd’ varlığını bilip, ‘ mim-i risalet ‘e ulaşırsa ” mescûd ” olur ki, bunun da ‘vav’ı kullanabileceği bir mâkama ihtiyacı vardır. O zaman ” mescîd ” olur ve buradaki yakınlık alâmeti ” vecd “dir. Yakınlık alâmeti olan ‘vecd’, kuldan gelirse ” tevacûd ” olur. Çünkü, ‘te’ harfinin değeri dört yüzdür ve dördün, yâni, ” anasır-ı erbaa “dan oluşmuş vücûdun terfi etmesiyle meydana çıkmıştır. Kitab-ı kâinat olan Kûr’ân’ın Arabça gelmesinin nedeni, bu dilin ifâde özellikleridir.
  • Sûrete bakmak, ‘ ilm-i şûhud ‘dur, ‘ zâti şûhud’ değildir. Onun sûrette olduğunu ilmen biliyoruz çünkü, ‘ zât ‘ bilinir, görülmez. Bu görünmeyen ve mânâ olduğu anlaşılan gerçeğin bir diğer adı da “gönül” dür.
  • Allah zâtıyla ‘bütün’, sıfâtıyla kesir’dir. O hâlde her şey, bir zât ile bir sıfâttan ibârettir.
  • Gölge olmaktan kurtulup, ‘ asl ‘a ulaşmak için gönle girmek ve her şeyi gönülde bulmak lâzımdır.
  • Kâinatın, on sekiz bin âlemden oluştuğu söylenmektedir. Bu on sekiz bin rakkamı, ” Hayy ” isminin ebced değerinin on sekiz, dolayısı ile kesretinin de on sekiz bin olacağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Biz bu âlemlerden birinde yaşıyoruz ve ” tabiât ” adını veriyoruz. Tabiât dediğimiz, bu görünenin tasavvufi adıysa, “Nûr-u Mûhammedi ” veya ” Hakîkat-ı Mûhammedi “dir.
  • Mucizeler nasıl gerçekleşir ? Tıpkı bir faks veya televizyonda olduğu gibi, yâni, bir noktadan dağıtılan titreşimlerin (dalgaların), bir başka noktada toplanıvermesi şeklinde…

6)

  • 7)Kâinatta hiçbir şey kaybolmaz. Ne ses, ne görüntü.. Bizim kayboldu dediklerimiz, sadece, madde veya enerji bazında saklanmışlardır. Zâten yaşam dediğimiz de bir madde, bir enerji hâlini almak değil mi ? ‘ Kün ‘ emri, tek kelimeden ibâret bir emirdir. Ama ‘kün’ kelimesi, iki harften meydana gelmiştir ; ‘ kâf ‘ ve ‘ nûn ‘…Kâf sıfâtı, nûn ise nûr’u temsîl ettiği için, emir kısaca zâtın sıfât elbisesine bürünerek görünmesidir. Çünkü, ‘ akl-ı kül’ olan ‘kâf’ın ortaya çıkmasıyla beraber, gölgesi yâni, ‘nefs-i küll’ de kendini göstermiştir.
  • Kâinat için, “meyvesi insân olduğuna göre, aslı da insândır” demek doğru olur.
  • ‘Melek’ kelimesinin esas karşılığı ” ism-i kuvva “dır.
  • Kâinattaki her şey, “Nûr” adı verilen ‘titreşim’den oluşmuştur. Titreşimin frekansı ve dalga boyu değiştikçe, mevcûdun ismi ve vasfı da değişmekte ve ses, ışık, şua, elektrik, hattâ atom vb. isimler almakta, aldığı isme uygun olarak ta değişik özellikler arzetmektedir.
  • Kün emri ‘Mûhammed’leşme’ ile gerçekleşmiştir. Mûhammed’leşme, evvelden yâni, “Ben önce nûru yarattım”dan itibaren vardır. Çünkü, bu nûr, Mûhammed’in nûrudur. Ama o zaman ona , Mûhammed değil, Ahmed deniyordu. Bu “ol” emri, vâki olacağında, ‘mim’ vardı ve Ahad’ın içinde gizliydi. Kün emri ile ‘mim’, Ahad’ın arasına konmuş ve böylece Ahad, Ahmed ; Ahadiyet te Ahmediyet olmuştur. Zuhûra geldiğinde ise, bu kez başa da bir ‘mim’ eklenmesiyle Mûhammed olmuş, böylece, baştaki ‘Elif’in yerini ‘mim’ almış, ‘Elif’ ise o mim’in içine gizlenmiştir.
  • Her kes, kendi düşüncelerinin ne olduğunu bilir, işte “Allah bilir” sözünün gerçek anlamı da budur.
  • Kâinatın evveli de ahiri de Âdem ‘dir, yâni, insândır. ‘ Adem ‘ ise yokluk demektir ki bu da, yokluğa ulaşılmadan Âdem olunamayacağını ifade eder.
  • Kâinatın bûtundaki en yüksek kemâlât noktasına ise, Mûhammed denmiştir. Bunların her ikisi de “İnsân”dır. Çünkü, “insânı yarattık (95/4)” âyetinde, insân dediği kendisidir, yâni, kendini insân olarak göstermiştir.
  • Onun için de, kendini bilene, “İnsân “, bilmeyene de “şeytân ” adı verilmiştir.
  • İnsân, bütûnu ve zuhûruyla birlikte Âdem olmaktadır. Âdem aslen mânâ’dır. Madde denilen şey de, aslında mânâdır, ama, bu ilişki tıpkı ‘buz’ ile ‘su’ arasındaki ilişki gibidir.
  • ‘Heyulâ’ , hayyaller âlemi demektir.
  • Zuhûrun kemâli Mûhammed’le tamamlandıktan sonra, bu kez kemâlin zuhûru başlamıştır. Bu da vârisleri vâsıtasıyla devam ettirilmektedir. Ardık dolunay incelmeye başlamıştır yâni, İsevilik, Mûsevilik, İbrahîmiyet, Nûhluk ve Âdemiyet’e dönüş yoluna girmiştir. Bu da bir devirdir ve içinde bulunduğumuzun onsekizinci devir olduğu söylenmektedir.
  • Bir canlı ne zaman akıl mertebesine vâsıl olursa, o zaman adına insân denir.
  • Allah’ın insâna verdiği yegâne bâki şey ” Rûh “tur. Rûh dışında her şey geçicidir.
  • İnsân, ahsen-i takvîm üzere yaratılmıştır. Ahsen-i takvîm tâbirinin ‘ ahsen ‘i , ‘güzeller güzeli’ , ‘ takvîm ‘ ise, intizama sokulmuş demektir. İnsânın içinde, Allah’ın kumanda ettiği “etkileşim alanı” diye isimlendirebileceğimiz bir âlem daha vardır ki, ” Beyt-ül Haram ” budur. Yüzümüzü buraya dönmek icâb eder.
  • Mânen rüşt e ermek, bir mürşîdin elini tutup ” Enel Hakk ” mâkâmından geçmek demektir. Rüşt, Enel Hakk yâni Hakkı bilme, Hakkı kendinde bulma, yahût ‘benliksiz benliği’ bulma demektir. Böylelerine ‘ Hakk dostu ‘ veya ‘ ayna ‘ demek caizdir. Çünkü kendini bilen insân Allah’ın aynasıdır.
  • Kâinat adı verilen ve şühûd âleminin özeti olan insâna ” masdar ” , Allahın göstergesi veya alâmeti olan kâinata da ” masdar-ı mimi ” denir. Masdar, südûr , çıkış yeri demek olduğuna göre, esastır. Her şey, o masdardan südûr edip, yine ona döner.Onun için insân ‘ icmâl ‘ , kâinat ise ‘ tafsil ‘dir. Yahut, insân ‘ enfüs ‘ , kâinat ise ‘ afâk ‘tır.
  • Beşer mertebesindeki kişiler, sadece yeme, içme, barınma ve üreme gibi içgüdüsel davranışları düşünebilirler. Akılları, ” akl-ı maaş ” seviyesindedir.
  • İnsân ” kelimesi, Allah’a ünsiyet peyda etmiş anlamına gelir. Arab harfleriyle, ” elif ” , ” nûn ” , ” sin ” , “elif ” ve ” nûn ” ile yazılır. Yâni, iki “elif” ve iki “nûn” ile bunların arasındaki “sin”den ibârettir. Aradan “sin” çıkarıldığında, Ulûhiyet âleminin temsilcisi olan “elif” ve nübüvvet nûrunun temsilcisi olan “nûn”dan oluşan, “in ” ve ” ân ” heceleri kalır. Ulûhiyet âleminden “nûr” olarak gelip, burada “nâs”ın “sin”i ile haşr neşr olduktan sonra, yine Ulûhiyet vasıtasıyla o nûra döneceğiz. Beşer bunları öğrendikten sonra, insânın insân olabilmesi için, “ân”a bağlanması gerekir. Yâni, gönüle girmeye, gönül kırmamaya çalışır.
  • Üm ” ana ; ” ümmet ” ise onun evlâdıdır.
  • Zor olan insânın ” Arş-ü Râhmân ” olan, kafa kapısı nı açmasıdır.
  • İnsân, ayağının kaymasını istemiyorsa, “enaniyet “ten kurtulup, daima ” âmân ” kapısında durmalı.
  • Kişi, dünyaya bir kısmı dolu, bir kısmı boş peteklerle gelir. Dolu olanları “feyz-i akdes”le doldurulmuştur. Boş olanlar ise burada “feyz-i mukaddes” ile doldurulacaktır. Bu ikinci feyzin kaynağı mürşitlerdir.
  • İnsân, sırf düşünce dir. Düşünce âlemi, insânın hakiki bedeni, âhiret- bedeni ‘dir
  • İnsân, hangi yaşta olursa olsun, daima kendini yenilemeye çalışmalıdır. Bunu yaparsa, durgun su gibi küflenmekten kurtulur, daima zindeliğini korur. Yenilenme nasıl olur ? Tabiatıyla fikren…
  • Her zerrede mevcûd olan hayat, sadece dünyaya hâs olan bir olgu değildir. Hayat, kâinattaki her oluşumda mevcûddur. Ama bu mevcûdiyet kendine mahsustur.
  • Kelâmın güzelliği kemâl ile orantılıdır. Kâmil kelâmı daima güzeldir, sıcaktır, sevgi doludur ve insânı abâd eder.
  • Her şey gibi, söz de mertebe mertebedir ; sözün en yüksek mertebede olanına ” vahîy ” denir.
  • Kelâmın elbisesi olan kelimeler, aynen canlılar gibi doğar, büyür ve ölür. Ölümsüz olan, kelimenin ifade ettiği mânâdır.
  • Hayâl hakîkate sûret giydirilmesidir. Kâinat ve içindekiler dahil her şey, bu hâyâl sayesinde gerçekleşmiş oluğu için, “heyûlâ” âlemi en yüksek âlemlerdendir.
  • İnsânın yüzü, kimliğinin göstergesidir.
  • İnsânların gördükleri hayâller düşünceleriyle bağlantılıdır. İnsânın düşünceleri güzel olursa, gördüğü hayâller de güzel olacaktır.
  • 7)
  • 8)Rahmâniyet celale benzer. Ulûhiyet âlemini temsil ettiği için mutlakiyet ifade eder. Onun için füyûzâtı âfaka, yâni dış âleme yöneliktir. Her türlü zıtlığı aksettirdiği için de alternatif akıma benzer. Rahîmiyet güneşi ise “şems-i mukayyet olarak bilinir. Bunun nedeni, bu güneşten istifade edebilmenin, “imân” şartına bağlanmış olmasıdır. Bu güneş, sadece bu şarta uyanları aydınlattığı yâni, füyûzâtı kendine imân edenlere aktardığı için “enfüs” adı verilen iç âleme yöneliktir. Cemale tekabül eden Rahîmiyet güneşi, ‘manyetik-akım’ gibidir ve ne kadar şiddetli olursa olsun, yakıcı değildir. Rahmâniyet ve Rahîmiyet güneşleri, kâinatta “velâyet” ve “nübüvvet” olarak yansır. Bu ikisi birbirine aynadır ve bir “falakateyn” oluşturur. Rahmâniyet ve Rahîmiyeti birbirinden ayırmak mümkün olmadığı için, bunlar “BismillâhirRahmânirrahîm”de birleşmiştir ki, bu da ikisinin vahdetinin Allah olması demektir.
  • “B ” harfi ikilik ifadesidir ve ebced değeri de ikidir. Bu ikilik ‘halkiyet ‘ ve ‘ Hakkiyet ‘ olarak karşımıza çıkar. Dışı halk, içi Hakk’tır. Besmelede ” B “den sonra gelen ” sin ” harfi kâinat yâni ” maddi insân-ı kebir ” vasfıdır ve Rahmâniyetin ” mim ” harfine işârettir.
  • Rahîmiyet Mûhammed’e verildiği ve kâinat O’nun ümmeti olduğu hâlde, ümmet, inananlar ve inanmayanlar olmak üzere ikiye ayrılmakta, inanmayanlar ; ” ümet-i dâvet ” , inananlar ise ” ümmet-i icâbet ” diye anılmaktadırlar. Bu ayrımın nedeni, ümmetin ferdlerinin iç âlemlerinin aydınlanıp aydınlanmamasıdır.
  • Karanlıkta kalanlara, ” kâfir ” denmesi, özlerinin gaflet örtüsü ile örtülü oluşundandır.
  • Aydınlanma , önce Kur’ân’ın özeti durumundaki yedi âyetten ibâret olan, tövbe kapısı olarak da bilinen ” Fâtiha “nın yahut değişik ismiyle “seb el mesâni “nin öğrenilmesi (ki bu, baş’taki tövbe kapısı denilen yedi deliktir ve yapılan hatalar bu kapılarla, ” secde-i sehv ” yapılarak telâfi edilir.) ile başladıktan sonra, dış ve için, yâni Rahmâniyet ve Rahîmiyetin Besmele’de ve onun başındaki halkîyet ve Hakkîyet ifade eden “B”de toplanmasıyla devam eder. Daha sonra da, bunların, “B”nin altındaki nokta-i kübra ‘da birleştirilmesiyle tamamlanır.
  • Ali Rahmâniyet, Mûhammed de Rahîmiyetin temsilcisidir. Zuhûr ile Bûtun, ” cem-ül cem ” noktasında bir bütün olarak toplanır. Aynı durum bizim için de geçerlidir ; biz de her şeyimizle Rahmâniyet güneşinden yararlanıp bu âlemde neşvûnema bulmasaydık, aslımızı arayıp Rahîmiyet güneşi olan Mûhammed’den yararlanabilirmiydik ? O hâlde biz, Rahmâniyet güneşinden her yönümüz, Rahîmiyet güneşinden ise sadece rûhumuz açısından faydalanıyoruz demektir.
  • Allah’ın ilim hazinesine “âyân-ı sâbite ” denir. Tüm varlık, bu ilâhi hakîkatten ortaya çıkıp, bu âlemde görünmesinden ibârettir.
  • Bu ilmin sarhoş edici bir etkisi vardır. Bu etki, “şarâb ” olarak vasıflandırılmış ve cennette olanına da ” kevser şarâbı ” ismi verilmiştir. İnsânı maddi âlemden alıp, mânevî âlemin derinliklerine sokar.
  • “O gün arz tebdil olunûr. (14/18)” Bu yer değiştirmenin, yâni, ‘tebeddülât’ın nedeni ‘sevgi’ ve ‘aşk’tır.
  • Allah’ın evi , enfüste ‘İnsân’dır ve o hakikidir.
  • İlim öğrenebilmesi için insânın , akıl-nûru’na sâhip olması gerekir. Akılsız insânın bir şey öğrenmesi mümkün değildir. İnsân bu nûru iyi kullanırsa âlim, kötü kullanırsa nâdim olur. Bilginin nakli ve keşfi türleri vardır. Nakli olanı kitaplardan veya öğretmenlerden, keşfi olanı ise, Allah’tan öğrenilir. İnsânın kalbinde ” nokta-i süveyda ” (kara nokta) denen bir nokta vardır. Oradan yansıyanlar, insânda ” arş-ü Rahmân ” timsâli olan, beyinde kendini gösterir. Arş-ü Rahmân, âyan-ı sâbite’nin aksidir. Âyân-ı sâbite’nin bir ucu insân-ı kâmil’in beyninde, diğer ucu ise, bunun yansıması olan kâinattadır. Bu nedenle, kâmili okuyan kâinatı, kâinatı okuyan da âyân-ı sâbite’yi okumuş olur.
  • İlmin insânda südûr edebilmesi için, onun köküne inmek gerekir. Başka türlü ilim insânda doğmaz.
  • Sıfâta bakıp, içindeki zâtı görmeye, ” irfâniye t” denir.
  • İnsân için ilim bir nûr, bir aydınlık ; cehil ise karanlıktır.
  • Deva da zâti veya sıfâtî olabilir. Şifa’nın zâti olanı, vücûdun bağışıklık sistemi tarafından, sıfâti olanı da doktor ve ilâçlar vasıtasıyla gelir.
  • İlim sıfât olduğu için ef’al ve esmâ gibi, bunun da vücûdu yoktur. Vücûd sâdece Hakkın vücûdudur.
  • Bir hastalığın, insânın beden salgılarıyla, kendiliğinden geçmesine ” bizzâtihi tedavi ” denir.
  • İnsânın kendini ve Allah’ı bilebilmesi için önem açısından, ” Hayat “tan sonra gelen sıfât, “ilim “dir.
  • Kişinin zâtında herhangi bir şey yoktur. Ona değerini veren zekâ sı,zekâ’nın göstergesi de ilimdir. Kişinin değeri, ilim ve o ilminin içinde yaşayıp yaşamayışıyla ölçülür.
  • İçimizde bir nûr vardır ve bu nûr her zerrede mevcûddur .
  • Üzerinde cehalet örtüsü olan kişi ölüdür. Ne zaman dirilir.
  • Dini ilimlerin esasını teşkil eden ilimler ” ledûn ” ve tasavvuf olmak üzere ikidir. Bunlardan ” ledûn ” zât âleminin malıdır, ” vehbî-ilim ” olarak bilinir ve ” feyz-i akdes “ten tahsil edilir. Ledûn iliminin içeriğine bir örnek olarak ” huruf-u mukattaat ” gösterilebilir. Tasavvufa gelince, tasavvuf , sıfât âleminin malıdır. Çalışma sonucu kazanılan bir ilim olduğu için ” kisbi-ilim ” olarak adlandırılır ve ” feyz-i mukaddes “ten yâni insândan öğrenilir. Tasavvuf, çıplak olarak meydana çıkamayacak olan zât ilminin bir elbise giydirilerek ortaya çıkarılmasıdır. İnsân, kazandığı bu vücûd-u kisbi ile Allah’a kendini sevdirirse, nereye giderse gitsin, Allah da onunla beraber olur. İşte ” lîmaallah ” (Allah’la beraber) sırrı budur. Bu sırra eren kişi, her yerde aydınlığıyla beraber olduğu için, onda darlık, sıkıntı, keder ve üzüntü kaybolmuştur.
  • İlim bir sıfâttır, azalır veya çoğalır ama, önemli olan onun içinde yaşamak, öğrenilenleri uygulamak ve onu bir yaşam tarzı hâline getirmektir.
  • Melek ve cin kelimelerini, herkes kendi hayâlinde bir sûret giydirerek canlandırır. Ancak, bunların esası birer mertebedir. Her mertebenin de kendini bildiren bir sûreti vardır. Evhâmlı olan bir insan, tabiatıyla, gördüğü hayâl den korkacaktır, çünkü o hayâl kendinden yansımaktadır. Melekûtiyet âlemindeki bir insanın göreceği hayâl de hoş ve lâtif olacağı için, o kimseye zevk verecektir. Çünkü o hayâl de görenin kendisidir.
  • İnsân, sadece bedene değer verip, kendini unutursa, kalıbı bu âlemin malı ve hayvân mesabesinde olduğu için, ölür gider, aynen hayvân gibi… Tekrar insân oluncaya kadar da çok dolaşır.
  • Hayvâniyet , mideye, insâniyet ise kalb’e dayanır. ” İstikbâl-i kıble ” (kıbleye yönelme yeri) kalb’ tir ve ne görülürse, kalb’te görülecektir.
  • İnsânı devamlı olarak aşağı, hayvanlık âlemine çeken unsur, ondaki şehvet ‘tir. Bu iç güdüsel arzu, insânın zihnine yerleşmiştir. Kişi onu, aklından çıkartabilirse, problemini çözme yolunda, büyük bir adım atmış olur.
  • Bir cemiyet, iki şeyle düzelir, iki şeyle de bozulur. Düzeldiği şeyler : ” Muhabbetullah ” ve ” Marifetullah “, bozulduğu şeyler ise : ” sefahat ” ve ” zulûm “dur.
  • 8)
  • Mahlûk kelimesinin başındaki ” mim” harfi ” irsâl olunmuş bir kitapsın ” anlamına gelir. Kur’ân’daki ” her kes kendi kitabını okuyacaktır . (17/14)” ayeti buna işarettir.
  • İnsânlığın esası, ” beynel havf-ü recâ ” (korku ile sevgi arası), dinin esası ise, ” beynetteşbih ve tenzîh “tir.
  • İnsân dünyada iken, Allah kendinde olan, âhirette ise kendisi Allah’ta olacak olan, bir muamma-yı ezeli ‘dir.
  • Cahil kimselerde beyin hücreleri kapalıdır. Bilenlerde ise, feth olmuş, yâni açılmıştır. İnsânların bir kısmı bu âleme doldurulmuş olarak gelirler ki, bunlara ” dahi ” diyoruz. Bir kısmıysa burada çalışarak, bu hücreleri doldurur.
  • Kişi yaptığı işten memnunsa ve o işten zevk alıyorsa cennett ‘e, gönül kırmışsa ve ye sevmediği bir iş yapıyorsa cehennem ‘dedir.
  • Cûm’a namazı kılmak isteyenlerin önce ” kölelik “ten kurtulmaları şarttır.
  • İnsânlar kul olarak, birer ” ism “e bağlı olduklarından, o ism’in iktizasını yerine getirirler. Allah ise tüm esmâ ‘ya müsemma olduğu için, hiçbir “isim” onu etkileyemez. Çünkü tüm isimler O’nda birleşip, nötralize olur. Allah’ın tarafsızlığı bundandır.
  • İnsân önce, kendi hatasını görmeli, ondan sonra başkasına söz söylemeye kalkmalıdır.
  • Eti yenmeyen, derisi giyilmeyen, tüyünden bir şey yapılmayan bu canlı (insân), niye yaratılmıştır ? Sadece ” sevgi ” için… İnsândan beklenen de bu sevginin izhârıdır.
  • Bu âlemde, şeklen insân görünümünde olsak bile, beşeriyet âlemi ndeyiz. Ne zaman kendimizi bilirsek, o zaman insânlık âlemi ne terfi ederiz. İnsânın insân olabilmesi için, mutlaka ” insân-eli ” tutması şarttır.
  • Her şeyin amacı, ” sevgi “, ” muhabbet “, “temiz yürek ” ve ” temiz amel “dir; ibadetler dahil, her şey bunu te’min içindir ve teferruattır.
  • İnsân, neresini çalıştırırsa orası gelişir ; bedenini çalıştıran bedeniyle, aklını çalıştıran ise aklıyla gelişir ve yükselir ; bu yükselmeden gâye, ” insân ” olabilmektir.
  • Dil , kalb’in tercümânı olduğu için, gönle de ” Dil ” denmekte ve dünyadaki güzellikler de, çirkinlikler de oraya insândan aksetmektedir.
  • Allah, malı mülkü, insânlara, kendi aralarında kaynaşıp, yardımlaşmaları ve bu ” hüvezzâhir ” âleminde cennetteymiş gibi yaşamaları için verilmiştir. Kişiler ihtirâslarından kurtulabildikleri taktirde, bu amaç gerçekleşecektir.
  • İnsânı şaşırtan, esmâ ve sıfatta kalıp her şeyi ayrı görmesidir. İnsân, buğday, nohut, fasulye, şeker, incir, kayısı, üzüm vs.yi teker teker görüp ayrı zannetmekle hata yapmaktadır. Halbuki, bunların hepsini bir görüp, ” Aşûre ” deyiverse, yâni müsemmayı tanısa, ayrılıklar ortadan kalkıverir. İşte ” tevhîd ” budur.
  • Her kes, kendi istidadına göre ” kendi-kitabı “nı yazacak ve o yazdığı kitabı yine ” kendisi ” okuyacaktır.
  • İnsânların, iyiliklerinin ve kötülüklerinin belli olmasını yâni iç âlemlerinin dışa vurmasını sağlayan ” mesih ” olayı, İsa ile kalkmıştır. Ancak, insân, iç âleminde kendinin ne olduğunu bildiği için, her an kendini ” mesh “edebilir.
  • Kıyamet , tamamen yok olmak değil, bir değişim olması demektir ki, bu da aynen insândaki değişime benzer.
  • İnsân, ” zât ” olduğu için yanmaz, yanan onun sıfâtı olan kiridir. Hiç zât yanar mı ?
  • Kâinatta her şeyin bir karşılığı vardır. İnsânın zâtının karşılığı ise Allah’tır. Çünkü, zâtı zâtına gidecektir. Kâinat ise sıfâtın karşılığıdır ve sonunda insânın sıfâtını kendi içine alacaktır.
  • Nasrettin Hoca, tasavvufu mizahla anlatma yolunu benimsemiş bir zâttır.
  • İnsânın, insân olabilmesi için iki şeye ihtiyacı vardır ; “sevgi” ve ” sahavet ” … bu iki şey, insânda varsa, o kişi cennettedir.
  • Ölüm denen olay, bir nevi ortam değiştirmeden ibârettir.
  • Havf ” denen korku, cehaletten kaynaklanır ve insân cehaletinin göstergelerinden biridir.
  • İnsânlıkta amaç , kendini bilmektir .
  • İnsân olarak gelişip onun huylarıyla huylandığımız zaman, O’nun gibi kibâr, edepli, mütevazı, oturup kalkmasını, konuşmasını bilir ; karşısındakini kendisi bilip ona eziyet etmekten kaçınır bir insân oluruz. İşte ” cem-ül cem “e gelmek budur.
  • İnsân ” kelimesi ünsiyet ‘ten gelir ; ” üns ” muhabbet, “ünsiyet ” yakınlık, sıcaklık, her şey ve herkesle ‘ barışık’ olmak, kimseyi, çingene, zengin, fakir, Musevi, Hristiyan vb. diye ayrı görmemek demektir.
  • İnsân sadece, Allah’la değil, kâinatla da ünsiyet hâlinde olmalıdır.
  • Aslen ‘elmas’ olarak yaratılan insânın kötülüğe bulaşmasının üç ana nedeni vardır ki bunlar : ” Taksirat “, ” terfi” ve ” imtihan “dır.
  • Rûhu kıyam etmemiş olanlar, görünüşte insândır ama, içi boş tohumlara benzerler.
  • Ünsiyet etmemiş olanların mertebesi, insân değil, ” nâs “tır.
  • Allah’ın görülmesini engelleyen ‘perde’, bizzât beşerin kendisidir.
  • Tövbe-i nasuh “un anlamı, itiraf edip o hatayı, bir daha işlememektir.
  • Allah merhametlilerin en merhametlisidir, ” koruyucu “dur, ” seven “dir. Kulun korkma nedeni, kendi hatalarıdır.
  • Kemâlâtın gelişebilmesi için, her şeyin zıttıyla birlikte ortaya çıkması şarttır.
  • Dünya ‘dış’, âhiret ise ‘iç’ âlemdir.
  • Bir insânın düşünceleri ne kadar güzel olursa, ” Didar “ı da o kadar ‘güzel’ görecektir. Çünkü, insân, ancak, kendindeki güzelliği hayâl edip onu seyredebilir.
  • Âdem ” akl-ı küll “, Havva ise “akl-ı küll”ün tezyinatı olan ” nefs-i küll “ün sembolüdür.
  • İnsânlar, eğitim mertebelerine göre, “ef’aliyyun “, ” sıfâtiyyun ” ve ” zâtiyyun “diye üç ana guruba ayrılırlar
  • 9
  • 10)İnsân, daima kendine en yakın âleme kayma temayülündedir. Her ne kadar Allah’tan gelmiş ise de, gelinceye kadar, pek çok âlemlerden geçmiş olduğu için, kendine en yakın âleme, yâni kendinden bir önceki hayvâniyet âlemine yönelmeye meyyâldir. Hayvânlık hissiyatı insâna tatlı gelir. İnsânlık hissi, Allah’la ünsiyet edilen âleme aittir ; zâten ona insân denmesinin nedeni de bu ünsiyettir.
  • Kendini bilen insân, İlâhi bir nûrdur. Bedeni de bu nûrun muhafazasıdır.
  • Bizim güzelliğimiz, kalbimizdedir ve cemâli bulduğumuz taktirde bu güzellikten nasipleniriz.
  • Huzûr vicdândadır ve Allah da “yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” demektedir.
  • İnsânın her yaptığı, radar dalgaları gibi, dönüp dolaşıp yine kendisine gelir ve böylece de, kişi ettiğini bulur.
  • İnsân, yâhut Âdem mertebesine gelmemiş olanlar, mânevi olan esas güzelliği unutmuş olduklarından, gerçek güzellik olan ” Hüsn-ü mutlak “ı bırakıp, onun zahire yansımış olan akislerine, yâni dünyevi güzelliklere tapmaya başlamışlardır. Ancak bu taptıkları, gelip geçici bir güzellik olduğu için, kendine tapanları her zaman hüsrana uğratır. Zâten, böylelerinin içi karanlık olduğu için, güzelliği görseler de, ondan tam mânâsıyla zevk alamazlar.
  • Şeytân ” denen insânın nefsinin cehaletidir. Nefsi cehaletten kurtulursa insân, ” Azîz ” olur. Çünkü insânın cân ‘ı rûhunun aynasıdır. Nefs, cân, rûh , aynı şeyin mertebesine göre aldığı isimlerdir. İnsân denince ; Cin ‘i de Meleği de, Rahmân ‘ı da, Şeytân ‘ı da kendinde toplayan canlı anlaşılır.
  • Her ferd bir ‘ minare ‘dir ama, ‘ şerefe ‘ye varıp, ” ezân ” okumaya başlamadıkça, içte kaçıncı basamakta olduğu bilinmez. İnsân sadece, birkaç basamak çıkıp, ” ezân ” okumaya kalkarsa, sesi minarenin içinde boğulur ve okuduğu ezânı kimseye duyuramaz. Her kesin duyabileceği şekilde ezân okumak isteyen, tüm merdiveni tırmanıp, ” şerefe “ye çıkmak zorundadır.
  • İnsânı kurtarıp, yukarıya çıkaran ve yükseldikçe aydınlığa kavuşturan, ” akıl-nûru “dur. Bu nûrdan istifade edip yükselenler, cehâletten kurtulup, şeytânlıktan çıkmaya başlarlar. Yükselişleri ” nefs-i sâfiye “ye kadar devam eder. Buraya gelenlerin, nefs ‘i artık, herkesin içmeye can attığı, arı duru bir su gibidir ki, buna ” kevser suyu ” denir. “Kevser-suyu” sohbet-suyu ‘dur.
  • İnsânın kemalât ı ne kadar fazla olursa, tatlılığı da o kadar fazla olur. Kemalâtın bir başka belirtisi de, insânın hâlinden şikâyet etmemesidir.
  • Kur’ân’da ” kendi kitabını oku, bu gün sana hesap sorucu olarak, kendi nefsin yeter . (17/14)” denmektedir.
  • İnsân, kemale ermedikçe, Kur’ân’ı anlayamaz. O’nu bilen ” insân ” olur. Bilmeyen ise ” beşer “dir ve yaptığı her şey, maymun gibi birilerini taklitt en ibârettir.
  • Her kesin kusuru vardır ; benim de var. Ben kâinatı ” lâm “ıyla, ” cim “iyle severim ; çünkü, ” cim ” kâinat, ” lâm ” ise, onun özü olan ” akıl “dır.
  • Manâ da, madde de insânda toplandığı için insân, ” berzah ” âlemindedir.
  • İnsânların arasındaki, etkileşimin en güzel örneklerinden biri de ” sohbet “lerdir.
  • Ne enfüs , ne de âfak , tek başına bir bütün meydana getirebilir. ” Bütün ” , bu ikisinin birleşmesinden meydana gelir ki, ona da, “Hakk” denir.
  • Fatiha ” , açıklayıcı, miftah (anahtar) demektir. Nasıl, fatiha, Kur’ân’ın başına konmuşsa, iki göz, iki kulak, iki burun deliği ve bir ağız olmak üzere, yedi azadan oluşan, insânın açıklayıcı ve ya kendini belirleyici kısmı da, ‘ insân-kitabı ‘nın başına konmuştur.
  • Levh-i mahfuz “un, insândaki örneği, ” beyin “dir.
  • Kâinatta hiçbir şey çalışmadan olmaz. Çalışmanın başı ise, ” sevgi “dir, ” aşk “tır. Aşk olmazsa, ‘ meşk ‘ (çalışma) olmaz. Meşki yaratan “aşk”tır.
  • En büyük ibadet ” sevgi “dir.
  • Ben burada bedenen ” haşr ” olmuş, mânen ise ” neşr ” olmaktayım ; bu neşriyat, tıpkı radyo dalgalarının, bir anten vasıtasıyla neşredilmesine benzemektedir. Bu dalgalar nereye yayılıyor ? Benim ” âhiret-vücûdu “ma.. Bu yayılan mâna zerrecikleri, orada toplanıp, bir ekranda görünecektir. İşte ” âhiret-vücûdu ” denen şey budur. Buna ” vücûd-u muktesebe ” de denir.
  • 10)

 İkinci Kitaptan Seçme Tümceler

  • 11)İnsânın yüzü ” cemâlüllah “tır ve Allah’ın insâna verdiği kitabın, ‘ön sayfası’, yâni, ” fatiha “sıdır.
  • Gözler , insânın içinin ‘ ayna ‘sıdır.
  • Burada enerjinin toplanması ve bir beden oluşturmasına “haşr” , bunun tekrar dağılmasına ise, ” neşr ” denmiştir.
  • Rûh , en basit anlamıyla ” enerji “dir. Enerji, insâna ya mânadan (feyz-i akdes) ya da , maddeden (feyz-i mukaddes) gelir ve insânda ” Melek ” yâni ‘ kuvvet ‘ olarak birikir.
  • Hayat, ‘ akıl-nûru’ ile işlenip, ” rûh ” hâline gelir.
  • Bedenin açlığı yemekle, rûhun açlığı ise, ” sohbet “le giderilir.
  • Rûh , bir nevi ‘ mıknâtıs ‘tır. Rûhun da mıknâtıs gibi iki kutbu vardır. Çekici olana, ” sevgi ” , itici olana ise ” nefret ” denir.
  • Rüyalar adeta insânın âhiret hayatı gibidir. İnsânlar genellikle, rüyalarında, kendi düşüncelerini görürler ; düşünceleri ‘ güzel ‘ olanlar, güzel, çirkin olanlar ise kötü, kâbus lu rüyalar göreceklerdir. Rüya, bu âlemin değil, ” misâl-âlemi “nin malıdır. Misâl ise ‘ hayâl ‘dir. Gelip geçici olduğuna göre rüya da bir ‘ gölge ‘dir. Her şeye rağmen, rüya konusunu pek fazla önemsememekte fayda vardır.
  • Beden, kesifleşmiş, katılaşmış ” Rûh “tan ibâret olduğu hâlde, bunu neden idrak edemediğimiz sorusu akla takılır. Nedeni, zamân ‘dan ân ‘a geçemeyişimizdir. Her insân sonunda, mutlaka zamân’dan ân’a geçecek ve bu gerçeği idrâk edecek, yâni aslına kavuşacaktır.
  • İnsân madde âleminden geçmeden, mâna’ya varamaz.
  • İnsân kemâle geldiğinde, mânayı da maddeyi de reddetmeye başlar.
  • Aklın ve onun timsali olan ” Cebrâil “in bir adı da, ” Namus-u Ekber “dir.
  • Aklın, filtre edilmiş, selektörden geçmiş, temizlenmiş, tezkiye edilmiş hâline, ” Zekâ ” denir.
  • Zekâ, ” zekiyye “den (temizlik, sâflık) gelir ve “Nefs-i sâfiye ” ve ya ” Nefs-i Nâciye ” ile aynıdır.
  • Akıl, tezkiye edilip, “zekâ ” seviyesine gelmeye başlaığında, kişinin ” ferâset “i artmaya başlar.
  • İnsânın ‘ beyni ‘ ” levh-i mahfuz ” gibidir ama kapalıdır. İlim, ancak, beyindeki ” zekâ ” kapılarının açılmasıyla kazanılabilir.
  • Akıl, zekâ, ferâset, bunlar aynı şeyin değişik mertebelerde aldığı isimlerdir. Bunlardan ” Akıl “, Allah’ın insânlara bahşettiği bir ” Nûr “dur. ” Zekâ ” bu nurun tezkiye edilip, üst âlemlere yönelmiş hâli ; “ferâset ” ise zekâ ‘nın beden atına binmiş, onu kontrolü altına almış şeklidir.
  • Ferâset , anlayışta öne geçme demektir. İnsân geliştikçe, zekâsı o kadar ilerler ki, âdeta her tarafı ” göz ” gibi olur, her tarafı ” akıl ” kesilir. Ferâset , zekânın incelmiş ve hızlanmışına verilen bir isimdir. At insâna en yakın canlı olduğundan, bu isim de ondan alınmış ve “ferâset” kelimesi, ‘ feres ‘ten türetilmiştir.
  • Dördüncü sema ” , ilk yaradılış olan, ” Akl-ı Küll ” dür ve İnsân-ı Kâmil ‘in aklıdır. Kur’ân oradan, kendi Cebrâil ‘i tarafından, Mûhammed ‘e inmiştir. Yâni, Mûhammed ‘in kendi ” Akl-ı Küll “ünden, beşer olan Mûhammed ‘in aklına nâzil olmuştur. Bu nuzül , kendinden kendine olan, bir hâl ‘dir. Burada ” Akl-ı Küll ” olana ” Halik ” , bu âlemde görünene de ” Mahlûk ” denmiştir.
  • Aklını kullanmasını bilmeyenler, taklitçilikten kurtulup, insân olamazlar. Akıl, ” beka ” âleminin malıdır. Bu nedenle, ne kadar parlarsa, o kadar bol ışık verir.
  • En büyük mârifet , ” enaniyet “ten kurtulabilmektir.
  • İnsân, aklı bırakırsa ‘ deli ‘, akıl insânı bırakırsa ‘ Veli ‘ olur.
  • Rûh öze , nefs kabuğa ; akıl ise hem öze hem kabuğa bağlıdır.
  • Aklın, bedene ait negatif kısmına ” Nefs “, ulvi kısmına ise ” Rûh ” denir.
  • Tefekkür , derin düşünmek demektir ve insanın kolayca çözemediği konularda işe yarar.
  • Dünya da, âhiret de insanın kafasının içindedir.
  • Düşünce akılla bağlantılıdır. Her kesin aklı, aynı incelikte olmadığı için, tasavvufta akıl, yedi mertebede ele alınmıştır :

1-Akl-ı maaş,
2-Akl-ı mead,
3-Akl-ı selîm,
4-Akl-ı nûrani,
5-Akl-ı rûhani,
6-Akl-ı sultani,
7-Akl-ı evvel (Akl-ı küll)

  • İnsân, benliğini gayb âleminde müşahede ederse ” O ” (Hû), şühûd âleminde müşahede ederse “Sen “, kendinde müşahede ederse ” Ben ” demelidir.
  • Kendini bilmek, kozayı delip çıkmak, korkudan kurtulmak demektir.
  • Mürşitler arasında, hiç konuşmadan, sadece ” nazar ” ile irşâd edenler vardır ki, böylelerine, ” İşrakiyyûn ” denir.
  • Sır “, ne zaman, kişi kendinden geçerse, o zaman bahşedilir.
  • 11
  • Kurbân “, ‘ kurb-u ân’ (ân’a yakınlaşma), kurbiyet (yakınlık) demektir.
  • Melek te Şeytân da birer kuvva , yâni enerji olduğuna göre, bu âlemde her insân, Meleklerini de Şeytânlarını da kendi üretir.
  • Hûy , sıfâtın insânda tecellisidir.
  • Vücûdun temizlenmesi su ile, Rûh’un temizlenmesi ise, ” aşk-ateşi ” ile mümkündür.
  • Madem ki Mûhammed bâki dir, o hâlde bizim O’nun, bindörtyüz yıl önceki ahlâkıyla değil, bu günkü ahlâkıyla ahlâklanmamız gerekmeyecek midir ?
  • Her insân için hedef , önündeki ” Gerçek-İnsân “dır.
  • Gönül yapıcı tüm hûy lar, ” güzel “dir ve insânda, güzel hûyluluğun en bâriz göstergesi ” Dil “dir.İnsânı Allah’a yaklaştıran, “sevgi ” ve ” muhabbet ” aşılayan en büyük meziyyet, ” Sehavet ” (cömertlik) tir. Bu ” ihsân “, maddi ya da mânevi olabilir. Mânevi olanına ” Sohbet ” denir.
  • İbadetten amaç, kişinin içini temizleyip, “hûy” ve “ahlâk”ını düzeltmesidir.
  • Temizlenip arınabilmek için, ” kötü-hûy “lardan kurtulabilmek için, mutlaka ” Aşk “la yanmak gerekir.
  • Gerçek anlamıyla en büyük “Put ” ” Mürşit “, en büyük ” Kâfir ” ise ” İnsân - ı Kâmil “dir.
  • AŞK ‘ı tatmamış bir insâna, ‘ insân ‘ demek mümkün değildir. Aşk yakıcı bir ‘ ateş ‘tir. Sâlik de, iyice yanıp, aynı sıcaklığa gelmedikçe, mürşîtiyle özdeşleşemez.
  • Aşk geldiği zaman, insânı benliğinden çıkarır.
  • Tevhîd , aşk ‘la elde edilen bir ilimdir.
  • Aşk , zât ‘a bağlıdır.
  • Ümm ” , ‘ana’ ; ” ümmet ” ise o ana’nın çocuğu olmak demektir.
  • İlâhi-sevgi ” , insânda dehşetli bir zihinsel faaliyetle başlar.
  • Aşk’ın bir ‘ ateş ‘ olduğunu, yaşamayanlar bilmez.
  • Çekirdek, ” nâz “la ortada durur ; elektronlar ise, ” niyâz ” ederek onun etrafında dönerler.
  • “Saadet “, sevgi içinde yaşamak demektir.
  • Aşk olmadığı taktirde insân, sûret ‘e tapan bir ” putperest ” hâline gelir.
  • Allah, “aşk ” ile bilinir ve O’na aşk ile yaklaşılır.
  • Sevgi “, her şeyin özü dür.
  • Sevilmek için, çok temiz olmak lâzımdır ki, bu da ” amel-i sâlihat ” sahibi olmayı gerektirir.
  • Allah’a ulaşmak için, ‘ bilgi ‘den ziyade ” sevgi ” lâzımdır. Çünkü, ” mârifettullah ” ” Aşk “tır.
  • İnsânlıktan amaç, ” gönül-âlemi “ne girip, orada yaşayabilmektir.
  • İnsânlıktan, dinlerden ve ibadetlerden tek murat, ” sevgi ” ve ” muhabbet “e ulaşabilmektir.
  • Oldum ” diyen, başkalarının zevkinin kendisindekine uymasını bekleyeceği için, uymadığında sıkıntıya düşecektir.
  • Gönle giren için, ” günah ” kalkmıştır ; zîra, ” Gönül ” cennettir ve cennette şeriât yoktur.
  • Şeriât dışarıdadır ; çünkü, dirlik ve düzenlik , dış âlemde lâzımdır. Gönül’de dirlik düzenlik değil, ” sevgi ” ve ” muhabbet ” vardır.
  • İlk yaratılan insânda, erkeklik ve kadınlık vasıfları müşterektir.
  • Namaz , Hakk ‘a ulaşmak için kullara emredilen bir görevdir ; ulaştıktan, amaca vasıl olduktan sonra, ‘ zahiri-namaz’ , ‘ bâtıni-namaz ‘a çevrilir.
  • Ölümden korkanlar, Hakk ‘ı bilmeyenlerdir.
  • Ulûhiyet ” , bir mertebedir ; esas gayeyse insân dır.
  • Mürşit kimdir ? Kişinin karşısında gördüğü değil, kafasının içindeki dir, sevgilisi ‘dir. Karşıda görülen, etten kemikten yapılmış ‘nesne’ , mürşit değildir. İnsân, gerçek mürşîtini, gerçek sevgilisini, kafasının içinde bulması lâzımdır.
  • İnsânların gerçek ‘ mezar ‘ı, kendisini sevenlerin gönlü ‘dür.
  • İnsân ölmez, ‘ ölüm ‘ hayvânlara vergidir.
  • Gördüğümüz âlem ” dünya “, göremediğimiz, yâni, kafamızın içindeki âlem ise ” âhiret “tir. Bu görünmez âlemin de ” Melekût “, ” Ceberrut “, ” Lâhût ” gibi mertebeleri vardır.
  • Dünya, insânın bedeni ; âhiret ise, aklı dır.
  • Destur alabilmek için, ilk şart insânın ” samimi ” olmasıdır.
  • İnsânlık, ” sevgi “, ” muhabbet ” ve ” merhamet ” demektir. Her yaptığı işi, sevgiyle ve Hakk için yapana ” insân ” denir.
  • İnsân, kafasında ne varsa, onu müşâhede edecektir.
  • Sırât-köprüsü’ burasıdır ve o köprüyü, buradayken geçmek lâzımdır.
  • Birlik cennet, ayrılık ise cehennem’dir.
  • Cennet, bilginin tezyinatıdır.

12

  • 13)Cennet, ” zevk ” ve ” muhabbet ” âlemidir.
  • İnsân, dünyada “aşk-ateşi “, âhirette ise ” cehennem-ateşi ” ile temizlenir.
  • Dünyadaki cennet, tabiat tır ama bakılmazsa, cehennem olur.
  • Dilin bir adı da “zeban ” olduğuna göre, ” zebani “, dilinin cezasını çeken demektir.
  • Taassûb ” kelimesi, “asâb ” (sinir) kökünden türetilmiş olduğu için, kızmak, sinirlenmek, asâbileşmek anlamına gelir.
  • Edeb klimesi, Arabça’da, ” elif “, ” dal ” ve ” be ” harfleriyle yazılır ve “edeb ” diye okunur. Anlamı ; insânın, eline , diline ve beline hâkim olmasıdır.
  • İnsân ne ararsa , kendinde aramalıdır.
  • Nâr ‘ı da Nûr ‘u da Hak k olmasına rağmen, Allah, “Nûr’a gelin” demektedir. Öyle dediği için, her kes ferâhlığı sever. Ama , kemâlât için, ” azap ” ve ” sevinç ” biribirini takip etmek zorundadır.
  • Her kesin “cennet” ve “cehennem”i kendine hâs tır. 13

 Üçüncü Kitaptan Seçme Tümceler

  • 14)Peygamber demek, Allah’tan kuluna (Zâtından sıfâtına), yahut, gayb âleminden şuhûd âlemine, zamanın ahkâmına göre, haber getiren demektir.
  • Peygamberlerin bildirdiklerini dinleyenlere, onların sohbetlerinde bulunanlara ” Ashab ” denir.
  • Peygamberler ” mâsûm “durlar ama,mâsûmiyetleri ” Vahy “in geldiği anlara mahsûstur.
  • Mucize, ” ân ‘da mevcûd olan bir vakıanın (olayın) zaman da gösterilmesidir.” diye tarif edilebilir. Bunun yaradılışla ilgili en güzel örnekleri : Âdem’in ana ve babasız, Havva’nın ana’sız ve İsa’nın da baba’sız yaradılışlarıdır. Bu yaradılışta, İsa’nın babasının Âdem, Havva’nın annesinin de Meryem oluşu ân’a ait bir keyfiyet olduğu için, zamanda bunlar, anasız ve babasız dünyaya gelmiş gibi görünmektedirler.
  • Yunan’lılara bakın… Onlarda Sokrat, Eflâtûn, Aristo vb. gibi pek çok “peygamber” vardır.
  • Kendini bilen in, peygamber olduğunu söylemek dahi mümkündür. Çünkü, kendini bilen Allah’ın sırlarını da bilmeye başlar.
  • Kendisinin (Mûhammedin) bedenen gelişine kadarki tüm peygamberler, O’nun felsefesinin birer gelişim aşamasından ibârettir.
  • Gurur undan Âdem’e secde etmeyenin ” Şeytân ” olduğunu söylemeye her hâlde gerek yoktur.O zaman ile bu zaman arasında hiçbir fark yoktur, zira dem bu dem ‘dir.
  • Masdar-ı gayri mîmi ” ” Ahad “dır. Masdar Ahmed “, masdar-ı mîmi ise ” Mûhammed “dir.
  • Allah’ın Mûhammede verdiğine ” irsâl “, Mûhammedin ümmetine verdiğine de ” mürsel ” denir.
  • Mûhammed aynı zamanda, ” Rabbül âlemin “dir. Çünkü, diğer peygamberlerin hepsinin lânetlediği bir kitle olmasına rağmen, O hiçbir kitleyi lânetlememiştir
  • Miraç “, insân düşüncelerinin iyice berraklaşması ve rûh hâlini alması demektir. Miraç, enfüsle âfakın birleşme noktasıdır ki, buna biz, ” cem noktası ” diyoruz. İnsân, aklını geliştirdikçe “urûc” eder. Urûc’un sonuna ” miraç ” denir.
  • Beş vakit namazın konmasının nedeni, beş mertebeyi ( âlem-i lâhût, âlem-i ceberrût, âlem-i melekût, âlem-i milk ve âlem-i nâsut ) anlatabilmektir. Bu beş mertebeyi hatmeden insân, urûc edip geri dönmüş, yâni miracını tamamlamış ve geri döndüğünde de, ” Beni gören O’nu görmüştür ” demeye hak kazanmıştır.
  • Tohumdan tekrar tohum meydana gelmesine ” tohumun miracı ” denir.
  • Her kesin miracı , birbirinden farklıdır. Bu kural peygamberler için de geçerlidir , sâlik ler için de.
  • Kâinatta Rûh ‘un vahdetine ” Hakk ” denir. “Biz âyetlerimizi enfüs’te ve âfak’ta gösteririz ki onların hak olduğunu açıkça görüp anlayabilesiniz. (41/53)”
  • Cebrâil, aklın mümessili olduğu için, kendi hududunun ‘ sitre-i münteha ‘sında kalmıştır. Muhammedin bundan sonraki ilerleyişini sağlayan ” Refref “tir, yâni, ” Aşk “tır. Olayın bundan sonrası, tıpkı bir radar gibi, kendinden kendine olan bir alış veriştir.
  • Allah’ın varlığını gösteren şeylere, ” ilâh ” ve ” ilâhe” denir. Tek tanrılı dinlere gelmezden, yâni, Allah kavramı insânlarda gelişmezden önce, çok tanrılı dinlerden geçilmiş olması, Allah’ın ” Ben her gün bir şândayım . (55/29)” deyişinin sonucudur.
  • Din ” kavramı, ilkel toplumlarda, çok tanrılı lık şeklinde başlamıştır. Bunun nedeni, Allah’tan vâki olan, değişik görüntüler, değişik esmâlardır. İnsânlar gördükleri güçlü esmâlardan korktukları ve onların bir müsemmadan çıktığını anlayamadıkları için, korktukları şeylere “ilâh” nazarıyla bakıp tapmaya başlamışlardır . Putlar ve totemler , korkulanların sembolize edilmesiyle oluşturulmuştur. İnsânlar arasında da, gücüyle temayüz edenler, tanrılaştırılmış ve sonuçta ortaya Yunan tanrıları çıkmıştır. İnsânlık geliştikçe, din de bu gelişmeyi tâkibetmiş ve zaman içinde, aklın tekâmülü yle bu tanrıların tümü, bir Allah kavramında birleştirilmiştir. Böylece tek tanrılılığa, yâni tevhid e geçilmiştir.
  • Allah nazarında, hangi din olursa olsun, esası ” teslimiyet “tir ve kişi hangi dinde olursa olsun, tam anlamıyla teslim olmuşsa , müslümân olarak kabul edilir. Çünkü, İslâm, selâm, müslümân, teslim kelimelerinin tümü aynı kökten türmiştir.
  • Dinde şeriât, dirlik, düzenlik demektir. Hakîkat sevgi, mârifet bilgi ‘dir. Tarîkat ise, halktan Hakk’a meyildir .
  • Kalb temizliği mevcûd oluğu taktirde, hiçbir dini ve din mensûbunu inkâr etmemek lâzımdır.
  • Her dinde, ” din adamları “, dini istismara yönelmiştir.
  • Mûsevilerde hakîkat, içte gizli kalmıştır. Bu bakımdan tıpkı bizim zâhir ulemasına benzerler. Eski ahit ‘teki güzel sözler, Süleyman’a aittir… Gerisi bir masal gibidir ve dünyevi kurallar silsilesi hâlindedir.
  • Davûd, “Halifetullah ” olduğu için, kendisine ” tarîkât” verilmiştir. Bu nedenle ” Zebûr “da sadece ” ilâhi “ler vardır.
  • Hristiyanlık , dinlerin gelişiminde, iç âleme dönüş , yâni Hakîkat’ın öğreniliş safhasıdır. İncil Hakîkat’e aittir. İncil İsa ‘nın sohbet notları dır.
  • Hristiyanların ” Haç “ı, aslında anasır-ı erbaa ‘ya işaret etmektedir. Bunun dört çıkıntısından biri noksan olsa, insân meydana gelemez. Haç , insânı ama, içinde Allah olan insân ı sembolize eder. Tapılacak olan O’dur. İçinde Allah olmayana , Allah’ı bilmeyene tapmak, puta tapmaktır.
  • İslâmiyet , son din olarak, sadece felsefenin (din felsefesi) en tekâmül etmiş şekli olmakla kalmamış, aynı zamanda, kâinat için de mükemmel bir “rehber” olmuştur.
  • Hind, Mısır, Yunan vb. felsefeleri dahil, tüm felsefeleri kapsayan ve mutlaka müracaat edilmesi gereken ‘felsefe’ , ” İslâm-felsefesi “dir. Çünkü, İslâm felsefesi ” gerçek “tir. Gerçek hayatı ve varlığın gerçeğini yansıtır.
  • Dinimiz, ” mârifet-dini ” olduğu için, ne sadece Şeriât , ne de sadece Hakîkat onu temsil edemez. İkisi birlikte olmak zorundadır. Çünkü, Şeriât bilinmezse Hakîkat ‘e, Hakîkat bilinmezse mârifet ‘e geçilemez.
  • Dinimizde teslis (üçleme) de vardır. Çünkü, “Bir” ancak ” üç” le bilinir.
  • Tenzîh Mûsevilik, teşbih Hristiyanlıktır. Müslümânlık ise ” tevhîd” dinidir.
  • Mârifet erbabı , hiçbir dinden değildir. Onlar, her dini kendinde toplayıp “insân ” olmuş ve böylece de, ” küfr-ü imân ” derdinden kurtulmuşlardır.
  • Müslümânlık , selâmet e çıkmaktır. 14
  • 15)İnsân , başı ” Mîm “, sonu ” Nûn” olunca, ” Nûr “a kavuşur. Müslümân kelimesindeki ” Sin” bu iki harfi birleştirir. ” Sin ” de ” Vav ” gibi, zuhûr âleminden çıkacak olan bir bağlantı harfidir. Aradaki ” Lâm” yâni, ” istidât-ı külli ” ; ” akl-ı küll “e kadar uzanır. İkinci ” Mîm “, ” Nûn “un ” Elif “te tecellisini sağlar. İşte ” Müslümân ” bu demektir.
  • Dinin temeli, gönül kırmamak, gönülden ayrılmamak, çalışkan , güler yüzlü ve iyi niyetli olmaktır. Gerisi, ” lâf-u güzâf “tır.
  • İnsân-ı kâmil ‘e imân etmeden, doğru yolu bulup ” Müslümân ” olmak mümkün değildir.
  • Bir insân, hangi peygamberin hûy larıyla huylanmışsa, O’nun dinine mensûbtur.
  • Müslümân , selâmete çıkmış, kurtulmuş demektir. Selâmete çıkmak, kendini bağlayan, düşünce bağları nı koparıp, ” Hürriyet “e kavuşmak, onu vicdân ında bulmak demektir.
  • İslâmiyet’in aslı ” insânlık “tır.
  • Dinde ” terakk i”, hiçbir zaman durmaz.
  • İslâmiyet, Emeviler devrinde dejenere edilmiştir.
  • İslâmiyeti iki grup mahvetmiştir ; bunlardan birincisi ” Emeviler “, ikincisi de ” Moğollar “dır.
  • Gadirhum ” vakasında Muhammed , Ali ‘nin elini kaldırıp, ” Ben kimin mevlâ’sı isem, Ali de onun mevlâ’sıdır .” Dediği hâlde, beşer bu emre karşı gelmiş ve ” Ehli-i Beyt ” ile savaşarak, onları öldürmüşlerdir. Alevi Sünni çatışması, o zamandan beri devam ede gelmiştir.
  • Milletler, ya ” zulûm ” yüzünden veya ” sefahât ” sebebiyle geriler ve batarlar. Müslümân milletlerin gerileyişi ve batışı da bundan olmuştur.
  • Demokrasi denen sistem, bir nevi ” icmâ-i ümmet ” uygulamasıdır. Yâni toplumun fikri ne ise, o uygulanır demektir. Çünkü, Vahdet ‘in aynası ” kesrettir “.
  • Kur’ân, “oku” diye başlamışken, okumayı bir yana bırakıp, hattâ, okumanın karşısında olup, hayali bir cennet peşinde koşmak, yahut, zihinde yaratılan bir ” ilâh-ı mec’ûl “e tapmak müslümânlık değildir.
  • İnsân, şeriâtteki bir rûmuz u veya bilmeceyi çözüp, onun hakîkatini anladığı zaman, ” Hür ” yâni, ” azâdeser ” olur ve taklit ten kurtulur.
  • Şeriât , esas olarak ” ecnebi “ler içindir. Ecnebi’ler Allah’a karşı ‘ yabancı ‘ kalıp ” cünûb ” olmuşlardır. Allah’a imân edenler ise, yabancılıktan kurtulup, O’nunla ” halvet ” olmuşlardır. ” Mü’min mü’minin aynası ” olduğuna göre, karşısındakini yabancı gören bir mü’min , aslında kendini ‘ yabancı ‘ görüyor demektir.
  • Gerçek ibâdet , kuldan kula hizmet tir.
  • Şeriat, yabâni olan beşeri, ehilleştirmek için takılan bir ‘ yular ‘ gibidir. Beşeri zora sokup, o yulara alıştırdıktan ve eğitip, ehilleştirdikten sonra, yularının çıkarılmasında bir mahzûr yoktur.
  • Tasavvuf ehlinin bir kısmı , hakîkat ‘ı, bir kısmı ise , mârifet ‘i öne alıp, diğerini bir sonraki aşama olarak mütalaa eder. Aynı şekilde, ” Hazret-ül cem ” ve ” cem-ül cem ” mertebelerinin sıralarını da değiştirenler vardır. Bu bir ” zevk ” meselesidir.
  • Tasavvuf , ” yâr ” olup, ” bâr ” olmamaktır,
    Gül-ü gülizâr ” olup ” hâr ” olmamaktır.”
  • Lâmelif “, ‘ nefy-ü isbât ‘ın remzidir.
  • Mârifet ten gaye, sûretler içinde, sûretsizi bulup, putperestlikten kurtulmaktır.
  • Allah iki yolla bilinir ; bunlardan biri ” mârifetullah” diğeri de ” muhabbetullah ” yoludur. Mârifetullaha ilimle , muhabbetullaha ise, ” aşk “la ” sevgi ” ile varılır.
  • Tesniye “de bilinen ” iki “den biri, ‘halkîyet’ , diğeri ise ‘ Hakkîyet ‘tir. ” Teslis “de birleştirilen ” üç” bilinen ise : ‘ Halkîyet ‘, ‘ Hakkiyet’ ve ‘ ervâh ‘tır. Eğer ‘bilinmeyen’i de bulur ve bu dördü , kendimizde birleştirebilirsek, o zaman, ” Rub-u meskûn ” oluşturulmuş olur. Bu dördü, beşe çıkarmakla da ” hazerat-ı hamse-i ilâhi “ye geçilir.
  • Kur’ân ‘da, ” muhkemât ” ve ” müteşabihât ” olmak üzere iki nevi âyet vardır. Bunlardan, ” muhkemat ” olanlar ” afâk “ta, ” müteşabihât ” olanlar ise, ” enfüs “tedir.
  • İkra ” kelimesinde, biri başta, diğeri sonda olmak üzere, iki tane ” elif ” vardır. Sondaki ” elif” hamze ‘lidir. Baştaki ” elif “, zuhûrdaki Vücûd ‘a işarettir ve uzun elif ‘tir… Bedenimize tekabül eder… ” ikra ” oku demek olduğuna göre, bu ilk ‘elif ‘ henüz okumamıştır. Okuduğu zaman “Kaf ” hazinesinden ‘ inayet ‘ gelecek, Halkiye t ve Hakkiyet evrelerine terfi ederek, önce ” kef ” olup, kevnuniyet kazanacak, sonra da incelip ” Râ” olacaktır. Bu ” Ba “nın önce yirmi, ” Kef” ; sonra da ikiyüz “Râ” olması demektir. Bundan sonra, ondan ikinci bir “elif ” daha çıkacaktır ki, bu da onun, ” âhiret çocuğu “dur. ” Hamze ” denen ‘ kıvrık elif’ budur ve kalb ‘te bulunur.
  • Kur’ân , umuma nâzil olmuştur ; her okuyan, ondan kendi seviye ve anlayış ına göre nasib ini alır.
  • Bakara” (sığır) sûresi, yirmi sayfadan fazladır ve ” cim ” seviyesindeki insânların durumunu gösterir. Bunlar , yeme , içme, barınma ve üreme dışında bir şey düşünmeyen kimselerdir. Beden, tabiattan gelmiş olduğu için, tabiata daha yakındır . Beşer seviyesi ndeki insân , tasavvufi anlamda ” sığır “dır.
  •  15)
  • 16)”Zât âlemi “nden bahseden yâni, “Ahadiyet “i ilgilendiren sûreler ise, en kısa olanlarıdır.
  • Elif, Lâm, Mîm ” ; İşte sana o kitap, onda şüphe yoktur . (2/1)” âyeti, Elif, Lâm’ dan oluşan ve Mîm ile bu âleme irsâl olunan, ” Beden-kitabı” , Allah’ın yazmış olduğu, ‘ şüphesiz-kitap ‘tır.” Anlamındadır.
  • Kur’ân-ı nâtık “, insândır, ama hangi insândır ? ” Hûden lil muttakîn ” olan, yâni, ‘ kendini bilen’ insândır.
  • Altın buzağı’ , insânın doymak bilmeyen ” nefs “idir.
  • “Semâ “, bilinen gökyüzü değildir. Gök yüzüne, ” feza ” denir ve feza da, İnsân-ı Kâmil ‘in yansıması olan ” adem” (yokluk) tur. Böyle olduğu için de ” adem-aynası ” adını alır. ” Kıdem-aynası ” ise, enfüs ‘te ” İnsân-ı Kâmil “dir. Enfüs ile âfak ‘ı ‘ fikren ‘ birleştirene, ” Ârif “, ‘ zevk ‘en birleştirene de ” Kâmil ” denir. Zevken birleştirmek, onun içinde yaşamak, yâni onun tahakkuk una ermektir.
  • Mushaf ‘ta yazılı olanlar Allah kelâmı ‘dır, ama, onlar o günün şartlarına göre nâzil olmuştur.
  • İmân , rûh ‘ların birleşmesi demektir. Bir şeye inanmak ” ilm el yakîn “, İmân etmek ise ” ayn el yakîn ” olmak demektir ; bunun anlamıysa, onun içinde yaşamak demektir.
  • Gerçek ” İmân ” ” havas “a ait bir keyfiyettir. Çünkü, Kâmil’e imân etmeyenin, imânı kâmil olamaz .
  • Muhammed, ” mü’min mü’minin aynasıdır ” ve ” mü’minler kardeştir ” diyerek, insânlar arasında olması gereken ” sevgi ” bağını anlatmıştır. Dikkat edilirse, bu hadislerde, ” Müslim ” değil, ” Mü’min ” denmektedir.
  • İmânı tam olanların ‘ vehm ‘i ve ‘ korku ‘su olmaz.
  • İmân, emniyet ten gelir.
  • Şüphesizlik , imânın en önemli vasfıdır.
  • İmân , gaybi ; itminan ise şuhudidir.
  • İnsân ne zaman tam imân edip, ilmi öğrenir ve dağıtacak hâle gelirse, artık suyunu kendi kaynağından çıkarıyor demektir ki, bundan sonra, tekrar el tutmasına gerek kalmaz.
  • Allah’a “Akıl ” ile değil, ” Gönül ” ile erişilir.
  • Cehennemin baş meleği ” Mâlik”, cennetinkiyse ” Rıdvân “dır. Rıdvân ismi, ” Rıza ” kelimesinden gelir.
  • İnsânlar, nedense, kendilerini öbür dünyaya doğurtan, ebelerinden korkarlar. Oysa ” Azrail “, ” İlya” yâni Allah’ın elçisidir.
  • Helâl lokma insânda ” Nûr “, haram lokma ise ” zûlmet” yaratır.
  • Kadınlar , ” Ayna ” olmuştur. Mertebe itibâri ile, doğdukları için ” Mahlûk “, doğurdukları için de Hâlik ‘tirler. Ancak, çocuğun nefha ‘sının erkek ‘ten geldiğini de unutmamak lâzımdır. Kadınlar, Hâlik ” olduktan, yâni, doğurduktan sonra, ” Rubûbiyet ” esmâsına da mazhâr düşer ve bunun sonucu olarak, çocuklarının Rabb i olup, onları terbiye etmeye çalışırlar.
  • Kadından üstün ” mahlûk ” yoktur.
  • Tesettür ün amacı, kutsal bölge leri, kötü gözlerden saklamaktır. Genital organlar gibi, göğüsler (kadında) de kutsaldır. Göğüsler Allah’ın ‘ şefkât ‘ ve ‘ merhâmet ‘ yuvalarıdır.
  • Cennette örtünme yoktur. Bu âlemde ise, örtüyü kaldırabilmek için ” nikâh ” gerekmektedir.
  • Taşa ve toprağa tapmak, onların özü de Allah olduğundan, yine bir yolla Allah’a tapmak demektir… Şirk ‘in en bâriz şekli, insânın kendine ” varlık vermesi “, egosu veya benliğini öne sürmesidir. Çünkü en büyük ” put”, insânın kendisine verdiği ” varlık “tır.
  • Hakîkatte , Allah bile demek ” şirk “tir.
  • Yakîn ‘e geldikten sonra, ibâde t kendinden kendinedir. Çünkü artık, Hakk ‘tan başka mevcûd kalmamıştır. ” Rabbine ibâdet et, ta ki yakîn hâsıl oluncaya kadar .(15/99)” âyeti buna işarettir.
  • Gerçek anlamda ” ibâdet “, hizmet etmek demektir.
  • Taharet “, temizlik, temizlenmek demektir. ” Hadesten taharet “, hadiselerden, vakalardan (yaşanan olaylar) temizlenmek ; ” necâsetten taharet ” ise bedensel temizlik anlamına gelir.
  • Müslümânlarda ” kıble “, önceleri “kudüs ” istikameti, yâni, ” Beyt-i Mukaddes “e, sonra da, ” Kâbe “ye, yâni ” Beyt-ül Haram “a çevrilmiştir… Yâni, ” ilhâmı kalbinizde bulun ” demektir.
  • Kıyâm “, yani, ayağa kalkmak için, ” Bilgi ” yâni ” kıraat ” şarttır. Ancak, ” Bilgi-sahibi “ne de saygı (rükû ) gerekir. ” Secde ” ise itaattir (Hakîkatte ise sevgi )
  • İnsânın ” Cûm’a “sı ‘ bedeni ‘dir. Allah, tüm azâ ve kuvva ‘yı o bedende ” Cem ” etmiş, toplamıştır. O hâlde burada ” namaz “, o bedeni sıhhat te tutmaktır ; sıhhatte olmayana, Cûm’a namazının farz olmamasının nedeni budur. Ayrıca, Cûm’a namazı “Hür ” olanlar için farzdır. Onun için rûh ‘u bedene ‘esir’ olmuş, bedenin esâretinden kurtulamamış olanlar için Cûm’a farz değil, hattâ yasaktır. Cûm’a’da kişi, ” Emreden Efendi “nin huzûrundadır. Cûm’a bu huzûr ‘da kılınır.
  • İnsân acıktıkça ” İştîyâk “ta, doydukça “Vûslât “tadır.
  • Hayat namâzı , dâimi ‘dir. İnsân bunu doğru dürüst kılmaya bakmalıdır.
  • Şer’i namâz ın beş vakit kılınmasının sebebi, ” Hazerât-ı Hamse-i İlâhi “den dolayıdır. Bunlar, ” Lâhût”, “Ceberrût”, “Melekût”, “Milk ” ve ” Nasût ” âlemleridir. Bunların hepsini kendinde toplayana da ” İnsân-ı Kâmil ” denir. Bu beş hazreti idrâk etmeyen ” mirac ” edemez . Mirac etmeyene de ” Namâz farz değildir. Çünkü namâz, mirac’ta verilmiştir ve mirac edene farz’dır. Bu farzın mirac etmeyenlere de yansıtılışı, onlara siz de ” Hazerât-ı Hamse-i İlâhi “yi öğrenin ve mirac edin” mesajını vermek içindir.
  • Ehl-i Hakîkat nazarında namaz, ” Bağlanmak “, gönlü gönüle bağlamak demektir.
  • Namâzı karşılıklı olarak, insân insâna kıldığı hâlde, neden ortada kâbe bırakılmış ve insânların birbirlerini görmeleri engellenmiştir ? Her insân sûretinde görünenin insân olmadığı ve insân olmayan ın da kalb e alınıp, “Kıble ” edilmeyeceği için… Onun için ortaya bir sembol konmuş ve o sembolün kıble olması sağlanmıştır.
  • Namâz , yatıp kalkmak değil, yaklaşmak, bağlanmak , gönül rızasıyla birleşmek demektir. Bağlanma , gönülde, gönül birliği ile olur. Çünkü, Allah, ” Allah ve melekleri Nebî’ye salât ederler ; ey imân edenler, O’na salât edin, selâm verin ve teslîm olun . /33/56)” buyurmaktadır.
  •                                                   16
  • 17)Namâz’da üç hareket ve bunların sonunda da istirahat vardır. Hareketler, ” Kıyam”, “Rükû”, “Sücûd ” ; istirahat ise, ” Kuud ” diye isimlendirilir. Bunlardan, kıyam ‘dan amaç, dosdoğru olmak ; rükû ‘dan amaç, tevazu göstermek ; secde ‘den amaç, aslını bildiğini ifade etmek ; kuud ‘dan amaçsa selâm ve minnet duygularını arzetmektir.
  • Kıyam, “Elif” ; “Rükû”, dal ; “Sücûd ” ise ” Mîm” harfinin sembolüdür. İnsân bunları okuduğunda Âdem olduğunu öğrenip oturacak ( Kuud ) ve böylece gerçek namâz kılmış olacaktır.
  • Namâzın hakîkati , Gönül-âlemi ‘ndedir. Amacıysa, Hak sevgisi ni kazanıp ” Muhabbetullah ” ve ” Mârifetullah “a erişmek için rûhen yükselmek, urûc etmektir.
  • Nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır . (2/115)”
  • Aslen, manevi bir varlık olan insânın, gelişim esnasında, geçirdiği aşamalara ” Mertebe ” adı verilir. Bu sebeple , Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsa , İsâ , hep gelişim mertebesidir. Bu nedenle de ” Hurufat-ı Âliyât ” diye isimlendirilirler. İnsân bu mertebelere geldiğinde, o peygamberlerde zuhûr edenleri kendinde görmeye başlar. Bu harflerin en üstünü de “Ba “nın altındaki ” Nokta ” olan ” Nokta-i Kübrâ “dır.
  • Ef’ali güzel olup, yaptıklarından her kes gibi, kendi de memnun olanlar, ” Cennet-ül Ef’al “e ; huylarının güzelliğinden, her kes gibi, kendi de memnun olanlar, ” Cennet-ü Sıfât “a ; herşeyini Hakk ‘a verip Hakk ile Hakk olanlar da ” Cennet-ü Zât “a girmiş olurlar ki, işin zevki de buradadır.
  • Bekâ ‘da yaşayanlarda, derinliğine bir bakış hâsıl olur ve bu da kişinin gözlerinden belli olur.
  • İnsânın zevki, ‘bağımsılıkta’ , ” Hakk ” üzere olmaktadır.
  • Bildiğiniz gibi, Hakk, Rabb , ve Allah , ayrı ayrı mertebelerdir. Bunlardan daha üstün bir mertebe daha vardır ki, o da ” Hüve ” (Bahr-i Âma) dir. O, orada, Allah lâfzından bile münezzeh tir.
  • Allah, rûhuyla, Ruhûllah olarak İsâ ‘da tecelli etmiştir ; bu aynı zamanda, Muhammed’in içi , yâni Ali’ dir. Kısaca İsâ , ” Şah-ı Velâyet “in tecellisidir.
  • Velâyet olmasa, Nübüvvet gelmez ; Nübüvvet Velâyetin kemâl noktası dır. O kemâl noktasındaki ” Kâmil “, ilhâmı ” Velâyet-Noktas ı”ndaki ” Veli “den alır.
  • Ölmeden önce ölmek , ölümü öldürmek demektir.
  • Hakk ‘ı bulan bir insân, bir daha haksız iş yapamayacağı için, her kes O’na “Allah râzı olsun” demeye başlar.
  • Cem” mertebesi , tüm müşküllerin çözüldüğü yerdir. İnsân Hakk ‘ı burada bilir ve kendini burada bulur . ” Kaâlu belâ ” denen yer de, bu mertebe, bu noktadır. ” Cem-mertebesi Hakkiyet mertebesi dir. Orada kalanlar ” meczûb ” olurlar. Onlara pek dokunmaya gelmez.
  • Bilmeyenler, ” Hazret-ül Cem “i buradakiler zannederler, ama, işin gerçeği, böyle değildir. Çünkü, ” Hazret-ül Cem “, bizim kafamızın içindekilerinin sûretleri, hayalleri, yâni yansımalarıdır. Hazretül cem mertebesi, ikinci doğuş , yâni ” Nefs ” mertebesine geri dönüştür.
  • Elif,Lâm,Mîm ; Elif , insânın vücûdu ; Lâm , aklı ; Mîm de ‘ kendi-kitab ‘ı demektir. Mîm , ” Risâlet-Kitabı “, yani Allah’ın gönderdiği , irsâl ettiği beden kitabı dır.
  • Elif’i oluştuan, yedi nokta nın, dördü, ” Anasır “, üçü ” Mevalid-i Selâse “dir.
  • Kur’ân harflerinde bulunan noktalar birer bağ ‘dır. Harflerin üstünde bulunan noktalar, ahiret’e, altında bulunanlar ise, dünyaya ait bağlardır.
  • Ebced “, tev’ilin tümüdür. Harfler tablosunun en bilinen okunuşu, ebced, hevvez, hutti, kelemen, safes, karaşet, sehaz, dazığ’dır.
  •                                                    17

 Dördüncü Kitaptan Seçme Tümceler

18)

•  Tevhid den amaç, neş’eyi ulâ yı bulmaktır. ” Neş’e-yi Ulâ “, ayân-ı sabite ‘deki saf ve katışıksız  neş’e ‘ye ulaşmak demektir.

•  Tevhidin, biri dışta biri de içte olmak üzere iki püf noktası vardır. Dışta olana ef’âl , içte olana sıfât    denir. Ef’âl ve sıfâtını iyileştiren kimse, insân olmaya adaydır. Çünkü artık yaptıklarından ve    düşündüklerinden mutludur râzıdır… Zât’a kadar olan mertebeleri çok iyi zevk etmek lâzımdır. Gerisi    kendiliğinden gelir.

•  Tevhîd kadar zevkli bir felsefe yoktur. İslâm felsefesi, diğer tüm felsefelerin özü ve özetidir. İçli    dışlı kâinat felsefesi, ” islâm felsefesi “dir. Diğer felsefeler tekmillenmediği için eksiklikleri vardır.    Onların kimi ” ikileme “de, kimi ” üçleme “de kalmıştır. İslâm ” Dördü ” birleştirdiği için, felsefeyi    tekmillemiştir

•  Tevhîd nokta-i nazarından, Bir Allah ile Bir İnsân ‘dan başka, tüm görünenler ” süs “tür… Hüvel    Bâtın Allah, Hüvezzâhir ise İnsân’dır .

•  İdris (Hermes), çok bilgiliymiş onun için semâ ‘ya yükselmiş deniyor. Her insân bilgisi oranında    yükselir… Zâten ” mirac ” denen olay da budur.

•  Ölüp dirilme dediğimiz, bir genişleyip bir daralmadır ve buna da ” Ebedi Hayat ” denmiştir ; sırf ölmek    ve sırf dirilmek yoktur.

•  İnsânların, tevhîd ilmi nin tahakkuku için yaptıkları çalışmalar ve aşamalara ” Seyr-i Sülûk ” denir.    Sülûk ‘e girenlerin, gelişim esnasında, her mertebede, değişik düşünce ve hûy sahibi olmaları, eski    mutasavvıflarca, ” Semâ ” diye isimlendirilmiştir. O safhadaki ” fikri aydınlık “a o semâ’nın ” Güneşi ”    denmiştir.

•  Tevhîd bilen için ” Zevk “, bilmeyen için ise, ” Dert “tir.

•  Bu yolda bir âlem vardır ki, oraya ne melek, ne de başka bir şey girebilir ; buralar zevk edildiğinde, en    güçlü dünyevi zevk olan ” Şehvet ” bile, bunun yanında, sönmekte olan bir mum ışığı gibi kalır. İşte ”    Tevhîdî Zevk ” denen de budur. Bu zevke varabilmek için, ” Letâfet Âlemi ” ne geçmek gerekir. Bu    geçişte ” Şehvet “, büyük bir perde oluşturur ve ” Şehvet Perdes i”ni aşmadan ” Letâfet “e    geçilemez.

•  Mürşîtin bakışlarında, “Feyz-i Mukaddes” denen, görünmez bir nevi Lazer ışın ı vardır. Bu, Mürşîte,    “Feyz-i Akdes” olarak gelir ve ondan, “Feyz-i Mukaddes” olarak çıkar. İşte, ” Huzûr-u Cemâl ” denen    mesele budur.

•  ” Ehl-i Tevhîd ” olabilmek için ” Şüphe “den kurtulmak gerekir.

•  Kimi ” Zühd ” yolundan, kimi aşk yolundan, kimi sâfiyet ten, kimi fedâkârlık yolundan, kimi    cömertliğinden bu daireye dahil olur.

•  Ehl-i Tevhîd , insânları birleyen kimse demektir. Bunu ispat için de,birbirine yardım edip, birbirinin    ihtiyaçlarını giderirler. Bunu yapmayana “Ehl-i Tevhîd” denemez.

•  Ehl-i Tevhîd olanlar, istedikleri taktirde, kendi çevrelerinde bir cennet oluşturabilirler. Bâzıları bunu kendi     muhitlerinde gerçekleştirmişlerdir. Örneğin, Mevlâna, kendi câmiasında, musiki ve semâ ‘yı, ibadet     vasıtası hâline getirmiş ve kabul ettirmiştir.

•  ” Tevhîd”, “sevgi”den ibârettir.

•  Kişi ” tahakkuk ” ettikten sonra, ” Sohbet “ten daha fazla zevk almaya başlar.

•  İnsânda bir ” korku ” vardır ki, bu bizim anladığımız mânâda bir korku değildir. Buna ” Tenzîr ” adı    verilir ve ” İnzâr ” kökünden gelir. Anlamıysa, yol gösterici demektir. ” Tebşîr ” kelimesi de,    ferahlatıcı anlamındadır. Bu duruma göre, ” Mübeşşiren ” ve” Nezîra “, ferahlatıcı ve yol gösterici    anlamındadır.

•  Ehl-i Tevhîd, her şeyi “pişmânlık ” duymadan yapar.

•  Mertebeleri, insânda yerine koyacak olursak ; merkez, “beyin ” hattâ, ” Hipotalamus “tur . Hipofiz    dediğimiz bez, bu merkezden çıkan emirlere göre, belirli bir miktarda, farklı organlara hitap eden    hormonlar salgılar. Bu hormonların etkisiyle de vücûdun diğer salgı bezleri, faaliyete geçip gerekeni    yapmaya başlar.

•  Ef’âl ‘in güzelliğini sağlayacak olan, hûyların güzelliği dir. Hûy’ lar, sıfât mertebesine, sıfât    mertebesinin tecellisi ise Zât ‘a dayanır.

•  Kur’ân’daki ” Sıbgatullah ” (Allah boyası)-(2/138)- Tâbiri, ” Sırf Hayr “dan ibârettir.

•  ” Hüsn-ü Mutlak “, her şeyi câmi , her tarafı “ıtlak ” etmiş ” Güzellik ” demektir. ” Mutlak ” bir    anlamda, ” kayıttan kurtulmuş ” serbestleşmiş, ” Serâzât ” olmuş anlamına da gelir.

•  Birlik Zât , ayrılıklar ise sıfâ ttır. Bu sıfâtın bir Zât’tan menşe aldığının idrâk edilmesine ” Tevhîd-i Sıfât    ” , insânın bu bilince varmasına da ” Uyanma ” denir. Uyanık bir kişi, karşısındakinin hangi âlemde,    hangi vasıfta, yani, hangi esmâ ‘nın etkisi altında olduğunu bilir. Bu biliş, ” Mastar “dan, yâni,    kendinden kaynaklanır.

•  Lezzet kelimesi bile, “Lezzât ” yâni, ” Zât “tan gelen tat anlamındadır.

•  İçi ” Sevgi ” dolu insân, insânları cezbeder ; işte bu cazibenin nedeni, sevginin verdiği sıcaklıktır. Bu    sıcaklığın bir ismi de ” Muhabbet “tir.

•  ” Vacib-ül Vücûd “, asıl, ” Mümkün-ül Vücûd ” ise, bu vücûdun imkân âlemindeki yansıma sıdır.

•  Mürşitlik, “Rabb ” esmâsının tecellisidir.

•  ” Ceberrut “, ” Hazerât-ı Hamse-i İlâhi “nin, dört âleminin toplandığı noktadır ve mürşitlere verilmiş    bir vasıftır.

•  Dost ‘u bu âlemde bilen, ” Mürşit “tir.

•  Allah , aynen bir tohum gibidir . O’nu arayan, kâinat ağacının meyvesi olan “Mürşit”in içine    bakmalıdır .

•  Mürşit demek, ” İlimde Rüsûh sahibi olanlar (3/7)” arasına girmiş kimse demektir. Bu duruma gelip,    şüphelerden kurtulmayana “Mürşitlik” verilmez.

•  Mürşîte bağlanmak , O’na mal, mülk vermek değil ; cân vermektir.

•  Biz Gerçek Mürşît i göremediğimiz için, O’nun perdesi olan, ” Sûret “e Mürşî t diyoruz. Sûret    kaybolduğu anda da, Mürşît , yok oldu sanıyoruz. Halbuki, Mürşît kaybolmaz.18

•  Mürşît , insânı âhiret âleminde, ” Veled-i Kalb ” olarak doğurduktan sonra, onu ” Sohbet ” sütüyle    besleyip büyüten annedir.

•  ” Şecere-i Memnûa “, denen ağaç, sıfât âlemi dir. Burada, gizli bir ” Sır ” vardır ki bu da herkese     söylenmez.

•  Mürşît, ” Ümmül Kitâb “tır. Ümmül kitap, yâni “Fatiha “, bütün kapıları fethetmiş demektir ve mürşîte     işârettir. Ümmül kitap tabiri de, kitapların anası anlamınadır. Kendi kapılarını fethedip, kendisi “Fâtiha”     olmayan, başkasının kapılarını açabilir mi ? ” Fâtiha “, kafadaki dir ve esâstır. Elhâm ise onun kâğıda     geçirilmiş sûretidir.

•  Her kes, kendi kapısını kendi açacak, içindeki “Hazine”yi, kendi bulacaktır.

•  Allah’ın, ” Bir Yüz “den tecellisine ” Rabb “, tecelli ettiği sûrete de ” Hakk ” adı verilir.

•  Mürşît ile Mürîd arasındaki fark, “Bilinç ” ve ” İdrâk” farkıdır.

•  Bazı mürîd’ler, Efendileri irtihal edince, ” ben başkasından el tutmam ” derler. Böyle söyleyenler,    baştan beri el tutmamış olanlardır. Çünkü, tutmuş olsalardı, tuttukları elin, Haak’ın eli olduğunu idrâk    ederlerdi.

•  ” Entel Hâdi entel Hakk, leysel Hâdi illâ Hû “nun anlamı : Burada ” Entel ” sensin ; ” Hâdi “,    hidâyet eden ; ” leysel Hâdi “, sen sen olmadın ; ” Hû” ise, insânın cânına cân katan “Cânân “dır.    Cânân da ya letaif âleminde ve ya şehadet âlemide görülecektir ki, o da , “Mürşîd “dir.   Bir Mürşît’te    aranan vasıflar, her muhîte uyabilecek, bukalemun gibi bir uyum kabiliyetiyle, ” Güzel ” ve ” Teshîr ”    edici konuşma yeteneğidir. Kelâm , sıfât olduğu hâlde, Yohanna’nın, Allah’ı ” Kelâm ” olarak      nitelemesinin nedeni, “Kelâm”ın, içteki gerçeği dışta yansıtan en önemli araç olmasıdır.

•  Benim kıblem, Kâbe ‘den ” mescîd-ül Haram “a, yâni ” Kalbime ” yönelmiştir. Karşımdaki ” Kudüs    “tür, yâni Mukaddes olan “Efendi “dir. O’nu, ” Mescidül Haram ” olan ” Kalb “de gördüğüm gibi,     herkesi de Hakk olarak görürüm. Gördüğümün hayâlini değil, içindeki Hakkı sever, O’na taparım

•  Eğer, mürîd ‘ler, sûret te kalacak olurlarsa , “Efendi ” dedikleri” Put “tan ibâret olur. Bu durumda,     kendileri de ” Putperest ” olurlar.

•  ” Hacerül esved “, Kâinatın gözü mesabesindedir. O’na ” Mânâ Gözü ” denir.

•  Efendi , iç âlem ; Mürşîd ‘ler ise dış âlemdir.

•  ” Râbıta ” ölüye değil, ” Diri “ye yapılır.

•  ” Mürşîdin yüzü ” de önemlidir ama, onun değerini ancak, iç âleme nüfûz edenler anlar.

•  Kim ki ” İnsân “ı sever, Allah da, kâinat da onu sever ve o herkesin sevgilisi olur.

•  Mürşîd’in görevi, insânın mânevi âleme doğumunu sağlamaktır ; ondan sonrası Allah’la kul arasındadır     ve Mürşît oraya karışmaz.

•  ” İnsân-ı Kâmil “, tevhîdi, tıp, ziraat, mühendislik vb. dahil, her meslekten anlatabilen kimsedir.

•  Mürşitler, kendi müridlerinin çilesini de onlarla birlikte çeker. Bunun nedeni, ” Râbıta ” dolayısıyla    oluşmuş bağların kendilerine bağlananların her türlü zevk ve derd ini yansıtmasıdır. Kuvvet, ve kudret    Hakk ‘ın olduğu için, gelen her türlü yansıma , Hakka ulaşır.

•  ” İnsân-ı Kâmil “in veya Mürşît’in, sembolü “Minare “dir. Her minarenin kapısı kıbleye bakar. İnsân o    minarenin içindeki basamaklardan çıkıp, o kapıdan geçmedikçe, şerefe ye ulaşıp, etrafını göremez.    Burada “Kıble “, ” Efendi ” yâni ” Ali-kapısı “dır. O kapıdan geçmeyen, aydınlığa kavuşamaz. İnsân,    ancak bundan sonra ” Şüphesiz, bilirim bildiririm ” diye “Ezân ” okuyup, başkalarını namaza ve    felâha (kurtuluşa) davet etmeye başlar.

•  Mürşîtin gönlü ne giren, düdüğü çalar. İşin kısaca, aslı ve püf noktası budur.

•  Mürîd’le Mürşît’in ” Râbıta “ları birleşmiyorsa, o râbıtanın bir faydası olmaz. Râbıta’nın etkili olabilmesi    ve füyûzâtı nakledebilmesi için, kişinin Râbıta’yı ” Tek Nokta “ya odaklayabilmesi gerekir. Bu    yapılmazsa, ” füyûzâ t” dağılır ve ondan istifade edilemez.

•  Kâmil Mürşîtler , mürîdlerinin herbirini kokusundan tanır.

•  Mürşitten bir sohbetin tekrarı istense, onu aynen tekrarlaması mümkün olmaz. Çünkü, sohbetler akar    su gibidir , akar ve geçerler. Aynı su ile, iki kere el yıkamak mümkün olmaz.

•  Mürşitler, anlattıklarından, kayda alınanlara da bir daha dönüp bakmaz.

•  Bir mürşîdin coşması için, ortamının müsait olması gerekir.

•  “Nazâr “, Allah’ın insân esmasındaki gözünün ” Şua “sıdır (ışınıdır). İnsân gözünden de “Lazer ışınları”    çıkar ve dozu fazla olduğu taktirde, karşısındakine zarar verebilir. Bu lazer etkisi, genelde ” himmeti    bol olanlar “ı etkiler. Çünkü, fazla “himmet ” alanlar, gösterdikleri gelişmeyle, dikkatleri üzerlerine    çekerler. Bahsettiğimiz ışıma , tabiatta da mevcûdtur.

•  Nazâr , biri göz le diğeri ise kalb ‘le nazar olmak üzere iki türlüdür. Esas nazâr, kalbi nazârdır ve buna    tasavvuf dilinde ” Râbıta ” denir.

•  Ali, ” Ben güzel yüzlerde, gözlerimi yıkarım ” buyurmaktadır.

•  Saygı , insânın içindedir ; hareketlerin kısıtlanması, saygı değildir.

•  “Kâinatta, Hakk’tan başka bir şey yoktur” demek, Kâinatta senden başkası yok, görünen sensin    demektir.

•  Allah’ı bilen Mürşît, ” Elif, Lâm, Mîm ” olmuştur ve bu yüzden, O, ” şüphesiz-kitap “tır

•  ” Sohbet “, Allah’ın kelâmı, kevser pınarı, maide (hakk sofrası), mânevi şarâb, isimleriyle de anılan ve    kazası olmayan en büyük namazdır.

•  ” Sohbet ” kevser şarâbı denen, mânevi şarâb’tır ; öyle olduğu için, biraz derinleştiğinde, insânı fena    halde sarhoş eder ve tahammül edilmez olur. İşte cennet şarâbı ya da ” Şarâben tahura ” denen    şarâb budur. Bu şarâb, kulak kadehi yle içilir.

19

•20)  Sohbet, maide yâni Hakk sofrası dır. Bu sofra gayb âlemi nden gelir ve meydanda görünmez.

•  Sohbet , en büyük mânevi ikrâmdır ; ” Cûd” dan gelen ” Vecd ” halindeki ” Vav “dır ve tecelli eder.

•  Sohbet, iç âlemdeki gezintilerin ifadesidir. O gezilen yer ve makamların kokusu, duyguları ve hassaları    sohbete yansır. Sohbet edilirken, çoğu kez sohbet eden, kendinde değildir.

•  “Sohbet dinlemek”, el tutup “âb-ı hayat” içmek demektir .

•  Sohbetler, âyât-ı müteşabihat ‘tandır ; benzeri olur ama, asla aynısı olmaz.

•  ” Ashâb “, sohbet duyan, sohbet dinleyen demektir.

•  Mânâ âlemine ait sohbetler, hemen herkesi çeker ve ” Sükûnet “e sevk eder.

•  Günümüzde her kes, çilede olduğu için, müridleri çileye sokmaya gerek yoktur.

•  Artık , “Şeyhlik “, ” Dervişlik ” gibi kavramlar tarihe karışmıştır ve insânda aranan sadece ve sadece “ İnsânlık ” olmuştur.

•  İnsânın yükselmesini engelleyen iki şey vardır ki bunlar, ” Şehvet ” ve ” Gazâb “tır.

•  En zor vaz geçilen, dünyevi iki şey var : ” Cân” ve “Mal ” ; en zor vazgeçilen mânevi iki hûy var : ”    Öfke” ve “Şehvet “. Gazâb’ı orta düzeyde tutmak ” Şecaat ” ; şehveti orta düzeyde tutmak, “İffet ” ;    cânı Allah yolunda vermek ” kûrbet ” ; malı Allah yolunda harcamak ise ” Zenginlik ” vesilesidir.

•  İnsân kimseyi yüzüne karşı methetmemelidir. Çünkü, metheden, karşısındakinde, kendisini methetmiş     olur.

•  ” Ancak Allah’a temiz bir kalble gelenler . (26/89)”

•  Bu işin esası ” zevke ermek “tir.

•  Tahakkuk dediğimiz şey, kalb’te ama, kalb dediğimiz et parçasında değil, insânın kafasının içinde     olacaktır.

•  ” Tesbih “, yüzmek demektir, boncuk çekmek değil.

•  ” Vecd hâli “, tıpkı cinsel temasın doruk noktasında hissedilen duyguya benzer ama, ondan çok daha    şiddetli bir histir.

•  ” Vicdân”, hâlet-i vecd ‘ten gelir. Cûd, varlık ; Vücûd, o varlığın bilinmesi ; mevcûd ise bu âlemde, o    varlığın görünmesidir. Mevcûdu bilmek için, ” Vecd ” geçirmek lâzımdır.

•  ” İstiğrâk “, kelimesinin anlamı ; insânın kendi dünyasında ” Gark ” olmasıdır.

•  Allah bir isimdir . Zuhûren de bütûnen de, esâs olan “İnsân-ı Kâmil”dir . Çünkü, kemâlât ın    eğitim yöntemi, “Kelâm “dır. O kelâm, olmasa, kemâlât ortaya çıkamaz.

•  Rûh ‘u ” Teshîr gücü “ne sahip olmayan kimseler, ilimde kalmış demektir ve ” İnsân-ı Kâmil ” olarak    kabul edilmezler.

•  ” Mec’ûl ” yapmacık demektir ve ” Ceal ” kökünden gelir ; ” İlâh-ı mec’ûl “, bir nevi sun’i, tasavvuri    ilâh anlamındadır.

•  “İnsân-ı Kâmil “, hem olgun insândır hem de, aşırı sâflığı dolayısıyla, “Çocuk ” gibidir. Bu nedenle de,    herkes O’nda kendinden birşeyler bulur ve O’na sevgi duyar.

•  ” Tevacûd “un ucu, Cûd ‘a dayanır. Cûd, bâtıni ve zahiri bir “tohum “dur. Bu tohum, “Varlık” demektir    ve Vücûd’a “Sücûd ” eder ; Vücûd’un insândaki belirişine de “Vecd ” denir. ” Hâlet-i Vecd “,    Allah’tandır ve insânda, vasıtasız olarak tecelli eder.

                                 20
Sunuş

Bu bölümde, Noktanın Sonsuzluğu serisindeki dört kitabın özetini bulabilirsiniz. Kitap özetleri, kitabın içerdiği temel konulardaki önemli noktaların maddeler halinde verilmesiyle oluşturulmuştur.

Aşağıda ilgili kitabın bağlantısına tıklayarak istediğiniz özete ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: